• İndigo Kitap Kampanya
    İndigo Yayınlarında kaçırlmayacak fırsat'
  • Destek Yayınları Kampanya
    Destek Yayınları Kampanya
  • Kara Karga Kampanya
    Kara Karga Kampanya
  • Beyaz Baykuş Kampanya
    Beyaz Baykuş Kampanya
  • İmzalı Kitaplar
    İmzalı Kitaplar

“Biz mi bombaladık lan Emniyet’i darbe gecesi? Biz mi yıktık buraları? Bizi darbeden önce Köpek Eğitim Merkezi’ne sürmüşlerdi. Köpek mamalarının tadına bakıyorduk amirimle, köpekler ishal olmuştu, nedenini anlamaya çalışıyorduk. Bir baktık havada jetler uçuyor, Gölbaşı’na, dibimize bomba yağdırıyorlar.”

Ankara Emniyeti’nin Cinayet Bürosu’nun aykırı başkomiseri Behzat Ç., öfkesinden yorgun düşmüş, yine hayalet gibi dolanıyor ortalıkta. Tabii Hayalet’le ve Akbaba ve Harun’la beraber... Bazen de Cinayet’in kızı Seher’le, Cinayet’in kedisi Gaspi’yle beraber...

Sıvasız duvarlı gecekonduda, pavyonda, işkembecide, oto tamirhanesinde, dükkânda, şık bir ofiste, tekkede, Millet Bahçesi’nde, adliyede, hastanede, nezarethanede, mezarlıkta ve tabii sokaklarda, cinayetlerin ve nice cürümlerin izini sürüyor Behzat Ç.. Umutsuz, serkeş, pejmürde... Bazen de olanca dehşetine tezat, “basit, tatlı ve hüzünlü” insan hikâyelerinin içinde geziyor.

Emrah Serbes’in bir fenomen olan Behzat Ç.’si, Çekiç ve Gül’de bu defa öyküleriyle “ortamlarda” kol geziyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 332
En / Boy : 13 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2022
₺51,00

Covid-19 pandemisinin gölgesi altında, konut spekülasyonu ve barınma hakkı mücadelesi etrafında, heyecanlı bir siyasi polisiye…

Wolfgang Schorlau’nun özel dedektifi Georg Dengler, bu defa konut spekülasyonu yapan dev firmaların kıskacındaki dar gelirli kiracıların yardımına koşuyor. Bu firmaların, ellerindeki konut stokunu sürekli daha pahalıya kiralamak amacıyla bu insanları yıldırarak evlerinden çıkartmaya dönük stratejilerinin artık dehşet verici noktalara vardığı bir vaka var, karşısında.

Uluslararası sermayeyle bağlantılı bu saldırgan firmaların hırslı yöneticilerinin dünyasına giriyor roman. Yanı sıra, kamuoyunu ve devleti sol ve muhalif etkilere karşı yönlendirmeye çalışan “derin” yapıların dünyasına da giriyor.

Romanın arka planında, Covid-19 pandemisinin hükmünü yürütmeye başladığı günlerdeyiz. Dedektifimiz, en yakın arkadaşları arasında bile komplo teorilerine ve “aşı karşıtlarına” kapılanların çıktığını görüyor.

“Schorlau hızlı ve rahat, bir sosyal röportaj havasında yazıyor. (...) Güncel bağı çok güçlü bir siyasi gerilimin saf örneği.” Abendzeitung München


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 388
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2022
₺63,75

Modern tiyatroda çığır açan Müfettiş, Gogol’ün keskin zekâsıyla hiciv yeteneğini harmanlayan başyapıtı.

Rus taşrasındaki bir ilçeye uşağı Osip’le birlikte gelen Hlestakov, onu her an Petersburg’dan gelmesi­ beklenen müfettiş zanneden ilçe başkanı ve memurların otorite korkusundan istifade etmeye başlar. Komik tesadüflerle her gün daha yakından tanıdığı ilçe halkı ve bürokrasisinin neredeyse tüm kademeleriyle yozlaştığını fark eden “sahte müfettiş” Hlestakov’un hiciv okları ufak bir taşra şehrinden bütün bir Rusya’nın idari sistemine yönelir. Toplumsal eleştirisi, keskin mizahı ve unutulmaz karakterleriyle tiyatroda bir “Gogol çağı” başlatan Müfettiş her perdesi, sahnesi ve diyaloğuyla unutulmaz bir yapıt.

“Müfettiş, kuşkusuz, Rus dilinde yazılmış en büyük tiyatro yapıtıdır.” D.S. Mirsky

“Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.”

Dostoyewski


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 163
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2022
₺27,75

Basım Dili : Türkçe
Sayfa Sayısı :363
En / Boy :
13,5 x 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2022

₺61,00

“Bazen de bir rastgele taş öylece bütün kış durur ve baharın bir mor çiçek halkası onu çepçevre ama sadece o taşı bir bordürle çevrelerdi. Taşın beyazı çiçeğin moru ile öyle bir resim verirdi ki, o özenle seçilmiş mor halka o taşı dünyanın kutsal taşlarından biri yapar ve boynundaki çelengi ile bunu öyle bir faş ederdi ki, kuşlar yukardan alçalarak bakar da geçer, saksağanlar, serçeler, küçük kuşlar üzerine birkaç saniyeliğine muhakkak konar, ayak sürer de geçer, kertenkele taşın etrafını dolaşır da geçer, karıncalar sıra olur da geçer, arılar üstünden söyler de geçer, bulut nemini salar da geçer, güneş kışın koyu lekelerini açar da geçer, geçer geçer, taş her ziyaretten haberdar anın içinde durur da geçerdi.

 

Basım Dili : Türkçe
Sayfa Sayısı :523
En / Boy :
13,5 x 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2022

 

₺93,90

“Rüyalar doğru çıkar, üç yol var denince önce kendine bakacaksın ve herhalde üç kat merdiven çıkacak ya da ineceğim diyeceksin, kendi kendinin yorumcusu böyle olunur. Para gelecek denince önce cebini yoklayacaksın, hiç mi yok, demek ki canın çıkarsa şöyle bir elli kuruş gelecek, zaten elli kuruşun varsa çoktan hak ettiğin ama bir türlü eline geçmeyen bir liranın yirmi beş kuruşu eline geçecek. Bir kadın mı gördün, emin ol ki o seni görmedi. Ama seni de gören biri var işte o gelecek, ama sen onu gelenden saymadığın için geldiğini bile anlamayacaksın. Bekleyeceksin, sabrın da kıt olduğundan senden daha evvel beklemeye başlamış birini hah diye alacaksın, daha eskinin hiç sesi çıkmaz, o yüzden onu mazlum, kendini galip zannedeceksin.

 

Basım Dili : Türkçe
Sayfa Sayısı : 
401
En / Boy :
13,5 x 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2022

 

₺80,90

“Gırç, gırç, gırç. Uykuma karışan dikenli gıcırtılarla kaskatı bir halde uyanıyorum. Salıncaktaki arkası dönük çocuk. Sesler salondan geliyor. Gırç, gırç, gırç. Yatakta büzüşüp kalıyorum. Kalkıp bakarsam, onu salonun ortasında sallanırken bulacağımı düşünüyorum. İçeride olmasına rağmen saçları uçuşarak.”

“Gırç, gırç, gırç. Bu düşünce beni dehşete düşürüyor. Tuhaflıklara evde rastlamak yeni bir aşama olur çünkü. Eve kaçmak işe yaramaz o zaman. İlk şoku atlattıktan sonra, en azından aynı odada değiliz diye rahatlıyorum. Gidip bakmazsam endişelenecek bir şey yok. Başka odada olması, başka evde, başka şehirde, başka ülkede olmasından farksız. Sonuçta görüş alanımda değil. Ritmi düzenli gıcırtıları ninni gibi dinleyerek yeniden uykuya dalabilirim.”

Sinemacı olma hayaliyle yola çıkıp, kendini sansürcü olarak bulan bir kurgu operatörü. Çalıştığı kanaldaki görevi “sakıncalı” görüntüleri kesmek, mozaiklemek, silmek. Monitörde akan sahnelere müdahale ederken, hayatının kontrolünü kaybetmeye başlar. Kurgu karışır. Beklenmedik anlarda, dehşet verici manzaralar çıkar karşısına. Olmaması gereken sahneler. Mesleğinin yan etkisi olduğundan şüphelendiği bu görüntülere “tuhaflıklar” adını verir. Sinir uzmanına görünüp ilaçlı kafayla başı önünde gezinmek veya yakınlarına anlatıp onları endişelendirmek istemez. Niyeti kendi kendine çözmektir. Donup kalır. Görmezden gelir. Üstüne gider. Hakan Bıçakcı’dan Silinmiş Sahneler. Bugün burada yaşamanın, sürekli haberdar olmanın, her şeyi görmenin, hiçbir şey yapmamanın yorgunluğu.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 172
En / Boy : 13 / 19.5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2.2022
₺30,75

“Gözlerim yanıyor artık ağlamaktan. Dünyayı sis perdesinin gerisinden görüyorum, üstüne süt dökülmüş gibi görüyorum her şeyi, puantiyeli görüyorum, beyazlı beyazlı. Yumayım diyorum şunları, kurumuş artık, hırş hırş ses geliyor gözkapaklarımdan, fayda etmiyor, pat diye açıyorum tekrar. Hepi topu iki saatlik uykum var günlük, o da gitti elden.

Düşünen insan uyuyamaz, gece gündüz İnci’yi düşünüyorum ben, varsa o yoksa o, nasıl uyuyayım?” En sıra dışı insanların sıradan insanlar arasından bulunabileceğini gösteren, sıradan anların içinde sıra dışılığın madenini keşfeden hikâyeler... Zorbalık, dar kafalılık, fesatlık, müzevirlik, “kokan” tipler ve tabii köpekler de eksik değil - her zamanki gibi. Saflıkla, şefkatle, bokta bile hikmet görmeyi bilenlerle ve tabii köpeklerle beraber - her zamanki gibi.

Sezgin Kaymaz’ın edebiyatı, “İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değildir”in folkloru, bir bakıma... Kitabın sonunda bir de hediye: Okurlarıyla mektup kardeşliği kurmuş bir yazar olarak, o “mektup kardeşlerinden” birine hitaben, biraz da kendini anlatıyor...


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 202
En / Boy : 13 / 19.5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 8.2021
₺37,88

“Şuraya bir deniz yapalım. Dibine batıklar, demirden evler. Üzerine adalar, kenarlarına kıyılar, kıyılara farklı diller konuşan insanlar. Fakat herkesin bir omurgası, leğen kemiği ve mümkün ise aile fotoğraf albümü olsun. Eğer bir ailesi ve fotoğraf albümü yok ise canı sağ olsun.”

Hayatın kıyılarında dolaşan bir adam ve onun, içinden Nezihe Hanım geçen dünyası. İlhami Algör, Hisli Kirpi ’de katman katman yükselen anlatımı ve kendine özgü muzip diliyle duyguların ve gerçeklerin, var olmanın ve yok oluşun, anın ve geçmişin iç içe geçtiği bir hikâye kuruyor. Hem her gün sokaklarında gezdiğimiz hem de caddelerini ilk kez gördüğümüz bir yerdeymiş gibi heyecanla adımladığımız “Aziz Bura”nın gündüz ve gecesinin kokusunu duyduğumuz, ismiyle müsemma hisli ve sorularla dolu bir roman.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 100
En / Boy : 13 / 19.5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2021
₺23,25

Modern haz kültürü, günümüzde bireyleri cinselliğin her yerde ve her zaman erişilebilir olduğuna inandırmış olsa da, gerçekte seks nicedir pek çok insanın hayatından çekilip gitti. Günümüzde uzmanlar, her yaş ve her kesimi sarmış bir haz kaybı ve aseksüellik salgınından bahsediyor. Cinsel mahrumiyet elbette yeni bir mesele değil. Felsefe, edebiyat ve sanat tarihi konunun farklı örnekleriyle dolu olsa da, kimse bugünkü duruma nasıl gelindiğini bilmiyor. Cinsel özgürleşme dönemini takip eden aşırı seks çağının beklenmedik ve sarsıcı bedeliyle mi karşı karşıyayız? Seksin olmaması, çift hayatında ne anlama gelir? Arzunun, iktidarın, cazibenin ve deneyimin cinsellikle bağlantısı nedir? Erotik heyecan nerede başlar, nerede biter ve nasıl bulunur? Sekssiz bir hayat, kadın ve erkek için aynı şey midir? Alışkanlık seksin üzerine düşen karanlık bir gölge midir, yoksa ona güven ve sıcaklık bahşeden bir koruma kalkanı mı? Seks öğrenilebilir mi? Felsefeci Wilhelm Schmid Seks Olmayınca’da cinselliğin yer almadığı bir hayatın yarattığı eksiklikler kadar vaat ettiği imkânları da masaya yatırıyor. Tensel yakınlığın tatminkâr bir hayat sürmedeki inkâr edilemez payını teslim ederken, sükûnetle diğer seçenekleri de
tartışıyor. Ve seks yoksunluğu çekenlere, bu hassas sanatı geri kazanmanın yolları üzerine cesaretlendirici tavsiyelerde bulunuyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 110
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 4.2021
₺28,12

Ben, gönüllü köprü bekçisi,
Gece gündüz burada...

Gündüz Vassaf, Mostar Köprüsü’ne ilk görüşte aşık olur.

Aylar geçer.
Köprünün geçmişi, bugünü ve geleceği hakkında almaya başladığı notlar, “bir köprü bekçisinin günlüğü” haline gelir.

Gündüz Vassaf, Mostari’de bir yandan dünyayla hesaplaşıyor, öte yandan da samimiyetle kendini sorguluyor. Günlüklerin de Mostar Köprüsü’ne duyduğu tutku tüm yalınlığıyla ortaya
çıkıyor.

UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası” ilan edilmiş, Evliya Çelebi’nin “16 imparatorluk dolaştım, böyle köprü görmedim!” dediği Mostar Köprüsü’nün bu gönüllü bekçisinden şiir tadın da, renkli ve bir o kadar da hüzünlü bir günlük...


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 355
En / Boy : 13,5 / 21
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 4.2021
₺54,00

“İnsanlığın ileriye gitmesini istiyorsak, insanlığı Avrupa’nın yerleştirdiğinden farklı bir düzeye götürmek istiyorsak, öncü olmamız gerekiyor. Halkımızın beklentilerine yanıt vermek istiyorsak, Avrupa dışında başka yerlere bakmamız gerekiyor. Ayrıca, Avrupalıların beklentilerine yanıt vermek istiyorsak, onlara, ne kadar ideal olursa olsun, zaman zaman onların bile midesini bulandıran toplumlarının ve düşüncelerinin bir yansımasını göndermemeliyiz.

Avrupa için, kendimiz için ve insanlık için, yoldaşlar, yeni bir başlangıç yapmalı, yeni bir düşünce tarzı geliştirmeli ve yeni bir insan yaratmaya çalışmalıyız.” -Frantz Fanon

1961’de, Cezayir Savaşı’nda sömürgeci şiddetin zincirlerinden boşandığı bir dönemde yayımlanan Yeryüzünün Lanetlileri, o günden beri sömürgecilik karşıtı mücadelenin başyapıtlarından biri oldu. Frantz Fanon’un, sömürgeleştirilmiş insanın yaşadığı travmayı inceleyen ve bir tür siyasal vasiyeti mahiyetindeki bu eseri, Üçüncü Dünya devrimi ütopyasına da ışık tutuyordu.

Fransa’da ilk yayımlandığında birkaç kez yasaklanan bu kitap, günümüzde postkolonyal çalışmaların temel referans kitabı olmaya devam ediyor.

Jean-Paul Sartre’ın kitabın ilk baskısına yazdığı ünlü önsöze ilaveten Alice Cherki ve Mohammed Harbi, yazdıkları önsöz ve sonsözlerde Fanon’un düşüncesinin günümüze kadar devam eden önemini ele alıyorlar.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 277
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 1. Hamur
Basım Tarihi : 1.2021
₺50,62

"Yağlı Havilland ile boynunu, ensesini, kulak arkalarını kremleyip kokulandırmış, bol bol limon kolonyası dökünmüş, saçlarını taramış, Müesser'in kızı Şengül'e diktirttiği kendinden korseli pembe eteğinin içine zor bela girmiş, çorap lastiğini bulduktan sonra yardımına gelen bir kız evladı bile olmadığı için beceriksizce kendi etini budunu çimcire çimcire sütyenini takınmış, ondan sonra fanilasını, beyaz, kıvrık yakalı bluz gömleğini de giymiş, onun da üstüne pembe ceketini giyip gerdanına sahte inci pembe kolyesini üç dolama dolayıp son olarak da çivi topuklu beyaz ayakkabılarını altları sulanmamış bahçe toprağı gibi çatlak ayaklarına geçirip misafiri beklemeye başlamış, o esnada da önemli bir eksiklik olduğunu fark etmişti: Kocası. Hâlâ ortalarda yoktu pezevenk." Hikâyattır: Müteahhitlere direnen köhne evin bahçesinde donakalmış gibi durup duran boy boy, cins cins köpeklerin mahalleliyi esir alan esrârı hakkında... Gasilhane odasında devir teslim bekleyen müstahdem - ve bu fâni dünyadan geçip gidenler hakkında... 1970'lerin haşin siyasal atmosferinde, kolej hentbol takımında oynayan fırlamaların bir turnuva dönüşü otobüs yolculuğunda yaşadıkları hakkında (çaylar şirketten)... Yediği içtiği ayrı gitmeyen iki arkadaşın kâbuslarından taşan korkunç evhamı hakkında... Taşranın ve kumarbaz kocasının kahrını çeken Münevver Ebe Anne'nin kör talihi ve gizli tarihi hakkında... Hikâyattır. Sezgin Kaymaz'dan..

 

(Tanıtım Bülteninden)

 

 

 

₺60,90

Yaşlı kadının plastik bir kutu içinde sunduğu lokumları sever, hele pembe olanlara bayılırdı. Yaşlı kadın güllü diyordu onlar için. Tadını tam çıkaramadığı, ama limona benzettiği sarılarını da severdi. Yalnız yeşil olanlardan hoşlanmaz, ağzını yakan keskin nane tadından nefret ederdi.

Bazen yaşlı kadın kutuyu masanın üzerinde bırakıp giderdi. Küçük kız o zaman kutudaki lokumları dilinin ucuyla ıslatıp tozlarını siler, renklerini açığa çıkarıp pembelerini seçerdi. Sonra öbürlerini kutunun dibinde biriken toza bular, bir şey olmamış gibi yerine otururdu.

Attilâ Şenkon’un, 1991 Akademi Kitabevi Öykü Özendirme Ödülü’nü alan bu ilk kitabı, gerçek ile masalın, var ile yokun arasında erimiş incecik çizgide gezinen kısacık ve duygu dolu öykülerden oluşuyor.

Her Gün Perşembe Olsa, otuz yıl önce kaleme alınmış olmasına rağmen güncelliğini hiç yitirmemiş öykülerin kitabı.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 87
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 1. Hamur
Basım Tarihi : 7.2020
₺19,12

Mehmet Özgül çevirisi,
D.S. Mirsky’nin önsözü,
Charles E. May’in sonsözü,
Yazar ve dönem kronolojisi,
Kitaba dair görsellerle.

Kırlarda Bir Gün, Çehov’un yazarlığında büyük bir atılım yaşadığı 1886 yılına ait öykülerini derliyor.

Asıl mesleği olarak gördüğü doktorluğa devam etse de Çehov, 1886 yılında yeteneği edebiyat çevrelerince fark edilmiş bir yazardı.

Bu yılda ilk eserlerindeki komik eskizlerden uzaklaşmaya, Peterburgskaya gazeta ve Novoye Vremya gibi prestijli haftalık yayınlara daha uzun öyküler göndermeye başlamıştı. Çehov’un Rus okurunun hafızasında edindiği yeri hiç kaybetmemiş bu esprili ve dokunaklı hikâyeleri, her modern öykücünün borçlu olduğu eşsiz bakışının birer örneğidir.

Rusya’nın orta sınıfını hicveden trajikomik vinyetlerin yazarın ilk deneysel çalışmaları ile yan yana geldiği Kırlarda Bir Gün, Çehov’un benzersiz dehasını ve ince bakışını sergiliyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 460
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 12.2020
₺49,88

“Hayat beni iki toplumlu, iki dilli, tek bölgeli kıldı. Kıbrıs’ın bütününün insanıyım. ‘Biz’ dediğimde Mehmet ile Yannis, Ayşe ile Maria aynı anda aklıma düşer. Onların hassasiyetleri, özgüllükleri, kültürleri ve çıkarları bende ortak ve birdir. Fakat benim kendimden saydığım insan toplulukları, ‘biz’ ve ‘onlar’ karşıtlığı içinde yaşıyorlar. Birbirini değersizleştirmeye, kavga ve rekabet etmeye devam ediyorlar. Benim aynı anda hem içlerinde ve aralarında olmam, hem de ‘biz’ ve ‘onların’ ötesini aramam, bu sürtüşmeden fırlayan kıvılcımların üstüme sıçramasına yol açıyor. Ve biliyorum ki, Oliki Kipros/ Bütün Kıbrıs aşamasına geçilmedikçe, bu durum devam edip gidecek... Avrupa Parlamentosuna seçilmem (2019) bu açıdan fazla bir şeyi değiştirmedi. Kıbrıs’ta olduğu gibi, Uluslar Avrupa’sında da varlığımı ulus-ötesi çıplak bir vatandaş olarak
sürdürüyorum...”

Niyazi Kızılyürek, Ulus Kaçağı’nda, ülkesi milliyetçiliğin bölücü çağrısının peşinden sancılar içinde sürüklendiğinde, bu çağrıya uymayan, bu nedenle iki yanda hep öteki, başka, yabancı kalan bir bölünmüş kimliğin hikâyesini anlatıyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 407
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2020
₺60,38

“İçeri girenler, ölenler, sağ kalanlar, sağ kaldığına üzülenler, gençliklerini faşizmin hapishanelerinde geçirenler, içeri girmeyenler, işkence görenler, işkencede konuşanlar, konuşmayanlar, mülteci olanlar... (…) Son yok. Son da Hayri gibi kayıp. Nasıl olsun ki? Hayri yok, devrim yok… Kayıpları aramaya devam ediyoruz. Geçmişe ağlamak fayda vermez. Biliyorum... Ama Hayri ve onun gibi devrimciler yaşasaydı burası başka bir ülke olurdu, bunu da biliyorum.”

Resmî belleğe şiddetli bir politik kutuplaşmanın karanlık çağı olarak nakşedilen 70’li yıllar, başka bir bakışla, sarsıcı bir toplumsal canlanmanın, büyük heyecanların ve ümitlerin dönemiydi.

Faruk Eren, işte Haliç’in kıyı semti Hasköy’ün 70’li yıllarını adımlıyor, gözaltında “kaybedilen” abisinin, Hayrettin Eren’in hikâyesini anlatıyor bize. Bu dönemde komşuluğun, ahbaplığın, gündeliğin nasıl deneyimlendiğinden, semtin siyasi-toplumsal tarihine, insanların nasıl devrimcileştiğine dair eşsiz izlenimler sunuyor. Pişmanlıkların, “keşke”lerin, “iyi ki”lerin izini sürerek yalnızca bir ailenin fotoğrafını çekmekle kalmıyor, tanıklık ettiği tarihi aktararak unutmamanın, hatırlamanın, en önemlisi de hatırlatmanın kıymetini teslim ederek cumartesileri oğullarını, yakınlarını, eşlerini, kardeşlerini arayanlara yoldaş ve yaslarına paydaş oluyor.

Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi, kaybedilmek istenene karşı direnmenin, sebat etmenin kitabı.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 200
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2020
₺39,00

Olympos’ta Kim Kiminle Nerede? Olympos Dağı’nda yaşayan Yunan tanrı ve tanrıçalarının inanılmaz serüvenlerini anlatan söyleşilerden oluşuyor. Olağanüstü yeteneklerle donanmış bu benzersiz yaratıkların her biri sırayla söz alıp özel yeteneklerini, aşklarını, hırslarını, rakiplerini, mücadelelerini ve kıskançlıklarını anlatıyor.

Sanatların ve müziğin tanrısı Apollon’dan doğanın ve bereketin simgesi Demeter’e, kadınların koruyucusu Hera’dan denizlerin efendisi Poseidon’a, bilgeliğin simgesi Athena’dan minik oklarıyla aşk dağıtan Eros’a, güzeller güzeli Aphrodite’den Olympos’un rakipsiz efendisi Zeus’a kadar hepsi okura içtenlikle kalbini açıyor, sırlarını paylaşıyor. Her söyleşinin ardında yer alan ve Antik Yunan şairlerinin kaleme aldığı orijinal metinler ise bu renkli portreleri tamamlıyor.

Yunan tanrı ve tanrıçalarının görünmez dünyasında neler olup bittiğini merak edenler için eşsiz bir kaynak.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 263
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 1. Hamur
Basım Tarihi : 11.2020
₺72,00

Hans Belting, modernliğin, tarihin ve nihayet insanın sonunun ilan edildiği çağdaş zamanlarda, modernlikten beri sanata yön vermiş olan “sanat tarihi”nin de sona erdiğini öne sürüyor.

“Sanat tarihinin sonu”, sanatın ya da sanatla ilgilenen bilimin sona erdiğine değil, sanatta ve sanat tarihi söyleminde yerleşmiş bir geleneğin bittiğine işaret ediyor. Sanat tarihinin kurduğu çerçeveye sığamayan çağdaş sanatın sonunda onu parçaladığını öne süren Belting, günümüzde sanat üzerine düşünmek ve yazmak için bambaşka bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu savunuyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ve ABD’de modernizm ve avangardın seyrini izleyerek, çağdaş sanattaki gelişmelerin kökenlerini ve sonuçlarını irdeliyor. Yüksek/düşük kültür ayrımı, sanat eleştirisi karşısında sanat tarihi, modernizmin sanat tarihinde icat edilişi gibi meselelere eğiliyor.

“Modernizmin mücadelesini verdiği tabulardan kurtuluş, sanat hiç kimseyi kışkırtmaz olduğundan beri değerini yitirdi Modernizmin icadı olan burjuva-karşıtı avangardın meydan okuması, burjuvazinin çöküşüyle birlikte avangard da düşmansız kaldığı için, ortadan kalktı. Bir “seçkinler kültürü” imgesi etrafında yapılan tartışma, herkesin kendi seçimini yapabileceği bir kitle kültürü düzeyinde hükümsüzleşti. Son olarak da, kimliğin ya da çelişkinin yeri olarak tarih, her yerde hazır ve nazır ve kullanılabilir olduğu ölçüde, otoritesini yitirdi. Böylelikle tarihsel kültürümüze yön veren imge olarak sanat tarihi de ortadan kalktı.”

-Hans Belting


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 343
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2020
₺60,00

On yıllarca küçümseme sözü olarak kullanılan feminizm, 21. yüzyılda Türkiye’de son derece canlı bir akım olarak kendini gösterdi. Elinizdeki cilt, feminizmin yüz yılı aşan tarihsel seyri içindeki değişimlerin, belli başlı tartışmaların, öncülerin, sözcülerin, yazarların bir envanterini sunuyor.

Geç Osmanlı döneminin Müslüman ve gayrimüslim öncüleri… Kemalizmin kadın hakları söylemi… Solun feminizmle uzun imtihanı… Liberal bakışlar… Muhafazakâr ideolojide kadın görüşü… Magazin dergilerinde “popüler feminizm”… İslâmî feminizm tartışmaları… Kürt kadın hareketi…

Feminist düşünce ve harekete eşik atlatan dergiler ve tartışmalar: Ataerkillik, emek ve iktisat, beden ve cinsellik, şiddet, aile… Siyasete katılım mücadelesi… Edebiyatta, akademide, yayıncılıkta feminizmin etkileri…

Feminist düşüncenin farklı kollarının karmaşık bir etkileşim içinde birbirinden beslendiğini de gösteren, geniş bir deltanın haritası.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 880
En / Boy : 16 / 23
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2020
₺216,90

1980’lerden beri Türkiye’de kurulan saadet zincirlerinin son halkası, “Tosuncuk” lakaplı Mehmet Aydın’ın kurduğu Çiftlikbank oldu. İsmail Saymaz, ”Tosun Bank“ diye adlandırdığı bu saadet zincirinin yükselişini ve Aydın’ın binlerce kişinin parasını çarparak yurtdışına kaçışını anlatıyor. Gelir dağılımının bozulmasıyla birlikte, emek harcamadan servet edinme hevesiyle başı dönmüş insanların bazen ilahiler, bazen milli marşlar eşliğinde dolandırılmasının kırk yıldır süren öyküsü bu.

“Nasıl ki Banker Yalçın, 12 Eylül’ün gardırop Atatürkçülüğünü, Titan Kenan 28 Şubat iklimini, Jet Fadıl’sa İslâmcı kıpırdanışı sermayeye çevirdiyse, imam hatip lisesinden terk olan Tosuncuk Mehmet de bu dönemin milliyetçi ve muhafazakâr kimliğine büründü. Çiftlik Bank’ı 15 Temmuz’a karşı verilen direnişle özdeşleştirmekten tutun da, Osmanlı’yı anlatan bir dizinin oyuncusunu reklam yüzü yapmaya, tesis açılışlarında Kudüs’e selam göndermekten, Aydın’ı Fatih Sultan Mehmed’e benzetmeye kadar her türden hamasete başvuruldu.

Banka yönetim kurulu üyesinin güreşçilerden seçildiği liyakatsiz bir bürokrasinin, kamu ihaleleriyle semirtilmiş işadamlarının ve partizanlaşmış memurların elinde kalan Türkiye’nin Tosuncuk Mehmetler üretmesi kaçınılmazdır. Gelir adaletsizliği, işsizlik ve yoksulluk var oldukça bir Tosuncuk gidecek, bir başka umut taciri gelecektir.

 

(Tanıtım Bülteninden)

₺45,90

“[…] Camiler, sanıldığının aksine salt formatlanan mabetler değildir. Din ve devletin yan yana yürüyerek yeni rejim inşa ettikleri anda kurucu bir rol üstlenerek, kimi zaman halkın
yanı başında yer alan din görevlileri ve onların vaazları ve hutbeleri aracılığıyla, kimi zaman dinî alanı düzenleyen bir reforma gösterilen İslâ mcı muhalefetin ‘korkulan’ yeri olmakla, kimi zaman verdiği dinî eğitimin hem kurumsal ayrışma hem de farklılaşmaya engel/destek olmasıyla ve nihayetinde gündelik hayatı beş vakit ele geçiren doğalarıylalaikleşme sürecinin aktörlerindendir. […] Yeni rejim, camileri kendi bağlamının içinde yeniden üretirken camiler de yeni rejimin laikleşme sürecine karakteristiğini verir.” Sadece bir ibadethane olmanın çok ötesinde bir anlamtaşıyan camiler ve camiler etrafında kurulan siyasi söylem ve bu doğrultudaki eylemler, Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze dek tartışma konusu olmuştur. Deniz Parlak bu kitapta, Osmanlı devletinin son dönemlerinden erken Cumhuriyet’e camilerin hem toplum hem de iktidar nezdinde oynadığı rolü inceliyor. Kuran’ın ve ezanın Türkçeleştirilmesi, camilerde eğitimin yerini modern eğitimin alması, camilerin mekânsal varlıklarına dair tartışmalar ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi konu başlıklarıyla “bulanık” Türkiye laikleşmesini anlamayı hedefliyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri siyasal kutuplar arasında tartışma konusu olmuş camilerle ilgili iddiaları dönemin yayınları ve arşivler marifetiyle araştırıyor, iddialara yanıt arıyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : Ankara
Sayfa Sayısı : 368
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2020
₺86,90

“Sarhoşluk ve mest hali ile pişmanlık arasında bir kahraman…kibirden uzak güzel, eğlenceli bir eser…”Lena Bopp, Frankfurter Allgemeine ZeitungBerlin’de geçim derdi olmadan rahat yaşayan, zevkine radyoculukyapan, kâh gece hayatına kâh entelektüel ortamlara takılan, hazzı belki bulan ama mutluluğu, gönül rahatlığını bulamayan bir genç adam… Anlam eksik… Aşk eksik… O anlamı ve başka bazı meçhûllerin ipuçlarını, küçücükken kaybettiği anne babasının memleketinde,
Dersim’de bulabilir mi acaba? Aşkı, Hamburg’da tanıştığı, aklını başından alan o Dersimli genç kadında bulabilir mi? Hayat kadar alaycı, hayat kadar kederli ve hayat kadar ümitli bir roman. Tavlada tek bir hareket oyunun tüm gidişatını değiştirmeye yeterdi. Kesin görülen bir mağlubiyet anlık bir hamleyle galibiyete dönüşebilirdi – Altan’ın kendi hayatı için dilediği şey işte tam da buydu.” “Almanya ve Türkiye hallerini kaynaştırırken, ‘göçmen kökenli Alman’
kalıbını anlamsızlaştıran bir roman.”

Annabel Wahba, Die Zeit


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 265
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2020
₺72,90

“Sırtüstü bıraktı kendisini, belli belirsiz salınan suyun hissettirdiklerinin beşik rahatlığı ya da sevgili parmaklarının ılıklığıyla alakası yoktu. Sonsuz bir belirsizlik, tuhaf bir dengesizlikti. Öfkenin kırgınlıkla, açılmanın kapanmayla dansı. Asfalttaki arabalar dalgaları değil, deniz bitmek bilmez bir yolun sarsıntısını taklit ediyordu, çocuklar sahilde kumla oynarken bile savaşı, büyükler insanı, ses de sessizliği, ya da tam tersi.“ Yolun Gölgesi ’nde yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalan ya da doğup büyüdükleri şehirlerde kendilerini sürgünde bulan insanların hikâyelerini anlatıyor Behçet Çelik. Politikanın, bu bir çırpıda söylenen kelimenin çıktığı ağızların, yine aynı hızla mahvettiği hayatları, hayatın sadece hayatta kalma çabasına dönüşmesini. Sadece onları değil, tanık olanların hikâyelerini de: Yaşadığımız çağın karanlık gölgesi başkalarının yasaklanmış sokaklarına, perdeleri sıkıca örtülmüş evlerine vurduğunda, kendi korunaklı hayatları, ev içlerindeki dirlik düzeni dağılanları, iç dünyaları zehirlenip çözülenleri, kelimelerden hatta dostluklardan, yakınlıklardan azap duyanları. Güncelin sıcağında yaşananları ait oldukları zamanın ve mekânın ötesine taşıyan öyküler…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : Ankara
Sayfa Sayısı : 130
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2020
₺41,90

Derinlerde bir yerde koca bir kaya vardı da, abilerim ablalarım şuna bir el atıverelim demek için çıkıyordum dışarı. Tesellisi, telafisi imkânsız bir arayıştı bu. Ne yapsam ne etsem bir milim bile yerinden oynatamadan o kayayı, aklımı oynatma noktasına gelmiştim sonunda. Ana-kız kendimizi kapattığımız bu evde bir canlı cenaze, bir ağır yaralı olarak yaşamayı maharet saymanın saçmalığına bir son vermek gerekiyordu artık. Nohut oda bakla sofa evlerde birbirlerine tahammül etmek zorunda kalan ana-babalar ve evlatlar. Kuşak farkları. Hayalleriyle yaşamlarının arasından derin yarıklar geçen talihsizler. Sevdikleri adamları iki sabun bi lif yıkayıveren huysuz ve tatlı kadınlar. Bir yazgı gibi yaşadıkları yalnızlıklarından çıkış yolları arayan garipler. Başkalarının hayatını yaşayan kalbi kırıklar... Figen Şakacı, Kesekli Tarla ’da, köksüzlüğü, aidiyetsizliği, iletişimsizliği, hızla akıp giden zamanı, nefreti ve aşkı aynı potada eriten marazi ilişkileri, kendi ücralarında bir parça mutluluk arayan insanların öykülerini mizahla örülü hünerli kaleminden anlatıyor. “Tarla mı kesekli yoksa biz mi yürümeyi bilemedik?”


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 163
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2020
₺49,90

Ağustosböceği ile Karınca, masal denince hemen akla gelen birkaç isimden biri olan Ezop’un eşsiz masallarından oluşan bir derleme.

Bütün bir yaz boyunca yan gelip yattığı için kışın aç kalan ağustosböceği, tavşanla girdiği yarışta yavaş yavaş ama durmaksızın koşup tavşanı geçen kaplumbağa, kurnazlığıyla diğer hayvanları hep kandırabileceğini zanneden tilki… Kendinden sonra gelen masalcıların ilham kaynağı ve en büyük ustası Ezop, hayvanlar aracılığıyla insanın türlü hallerini ortaya seriyor. Kurnazlık, yalancılık, talihsizlik, açgözlülük ve sahtekârlık gibi kötülüklerin karşısında iyi niyeti, akıllıca davranmayı ve alçakgönüllü olmayı öğütleyen masallar.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 252
En / Boy : 11,5 / 18,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2020
₺31,90

Dokunmanın insan ilişkilerinde, özellikle de yakınlık ve güven bağı kurmada, eşsiz bir önemi vardır. Besler, sağaltır, taze bir yaşama cesareti aşılar. Hem tüy gibi hafif hem de son derece etkili bir deneyimdir. Belki düşünmed en bile önce, insanı insan yapan temel şeydir. Dokunma, doyurucu bir hayatın vazgeçilmez unsurlarından biridir. Eksikliği, acı verici bir mahrumiyete dönüşebilir. Öte yandan zorla dokunmanın düşüncesi bile ürkütücüdür, şiddet içerir ve dokunulan kişiye hasar verir. O halde kimin, kime, ne zaman dokunuşu meşru ve uygundur? Nerede sınır koymak lazımdır? Âşıklar için dokunma ne anlama gelir? Birinin ruhuna dokunmak ne demektir? Bebek ve çocuk gelişiminde dokunmanın nasıl bir yeri vardır? Kucaklaşmak kişinin bağışıklık sistemini nasıl kuvvetlendirir? Bir başkasına zihinsel olarak dokunmanın yolları nelerdir? Nefes almak, bir bakıma dünyaya dokunmak mıdır? Korkulu ya da telaşlıyken neden farkında olmadan yüzümüze dokunuruz? Dokunmanın hormonlarla bağlantısı nedir? Neye “dokunaklı” deriz? Sanat, başkalarına dokunmanın bir biçimi midir? Sevilen felsefeci Wilhelm Schmid Dokunmanın Gücü Üzerine’de, insan türü için hem biyolojik hem sosyal açıdan hayati bir kavramı ele alıyor. Yazar analogdan dijitale doğru evrilen hayatımızda, dokunmanın gücü üzerine bir kez daha etraflıca düşünmeyi öneriyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 57
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2020
₺20,62

Büyük Erdemler Risalesi ile geniş bir okur kitlesine ulaşan André Comte-Sponville, bu defa Hayat Yaşamaya Değer ’de entelektüel gelişimini, düşüncesinin köşe taşlarını, yalın bir üslupla anlatıyor. François L’Yvonnet’nin yönlendirmesiyle ilerleyen bu uzun söyleşi, sorular soran ve yanıt arayışının hiç bitmeyeceğini gözler önüne seren özgün bir felsefecinin yaşam güzergâhını sunuyor. Söyleşi, günümüz dünyasını, dahası yaşama sanatını anlamaya yönelik bir rehber aynı zamanda. Kendini Epikuros tarzı bir materyalist, Spinoza tarzı bir rasyonalist ve Montaigne tarzı bir hümanist olarak tanımlayan ComteSponville, bu kitapta her birimizi ilgilendiren, mutluluktan umutsuzluğa, hakikatten bilgeliğe, aşktan siyasete, ateizmden maneviyata pek çok konuyu kendi üslubunca, açık ve samimi bir biçimde irdeliyor. Hayat Yaşamaya Değer , dilinin arılığı ve sadeliğiyle; doğruluk, etik, ahlâk, değer gibi çok temel felsefi kavramları ele alışındaki şaşırtıcı yalınlıkla, yazarın felsefeden beklentisinin de bir yansıması: hayatı anlamak ve ona değer katmak… Hayat Yaşamaya Değer , hayatı sevmeye adanmış bir hayatın yaşamaya değer olduğunu dile getiren, felsefecinin kendini ortaya koymaktan çekinmediği bir “hayat risalesi”. “…söz konusu olan öncelikle insanlık olarak, birlikte, insanca yaşamak, aynı zamanda diğer tüm canlılarla, özellikle de acı çeken canlılarla birlikte iyi bir yaşam sürmektir. Montaigne bir kez daha mükemmel bir şekilde ifade ediyor: ‘Bizi yalnızca canlı bir yaşama ve duyguları olan hayvanlara değil, ağaçlara ve bitkilere de bağlayan bir insanlık ödevi söz konusu. İnsanlara adalet borçluyuz; diğer canlılarada şefkat ve saygı...’”


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 408
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2020
₺40,88

Ayberk Erkay çevirisi,
Jacques Barzun’un önsözü,
Timothy Unwin’in sonsözü,
Yazar ve dönem kronolojisi,
Kitaba dair görsellerle.

Flaubert, 19. yüzyıl Fransız toplumunun, özellikle de burjuvazinin önyargı ve tutarsızlıklardan daima rahatsız olduğu içikarşılaştığı klişeleri, genel kabul görmüş yanlışları 1850’lerden itibaren not etmeye başlar. Bu notlar şekillenerek önce yarım kalacak romanı Bilirbilmezler ’in ikinci cildine sonra da Kabul Görmüş Kanaatler Sözlüğü ’ne evrilir. Flaubert toplumu derinden sarsmayı planladığı bueseri bitiremeden ölür ve kitap çalışma notlarından derlenerek ilk kez 1913’te yayımlanır. Sözlük formatında tasarlanmış olan kitap, alfabetik olarak sağlıktan edebiyata, tarihten politikaya hemen her konuyla ilgili maddelerden oluşur. Flaubert’in topluma musallat olan basmakalıp düşünceleri kınamak için eleştirel ve mizahi bir üslupla ka leme aldığı bu eser geçerliliğini 21. yüzyılda da korumaya devam ediyor. Kabul Görmüş Kanaatler Sözlüğü , Flaubert’in güncelliğini hiç kaybetmeyen ironik toplumsal eleştirisi. “Flaubert budalalığı keşfetmişti. Açık yüreklilikle şunu söyleyeceğim, bilimsel aklından o kadar gurur duyan bir yüzyılın en büyük keşfi bence budur. (…) Flaubert’in keşfi dünyanın geleceği için Marx’ın ya da Freud’un en sarsıcı düşüncelerinden çok daha önemlidir.”

Milan Kundera


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 156
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2020
₺35,90

“Sıkıntının temelde bir anlam krizine işaret ettiğinden yola çıkarak, sıkıntı mekânlarına ve zamanla ilişkisine, bir estetik kategori olarak kullanımına, siyasette uç verdiği anlara, edebiyat ve sinemadaki temsillerine ve ona karşı sunulan panzehirlere bakmak, bu coğrafyaya özgü anlam arayışlarına ve çatışmalarına dair kışkırtıcı sorular ortaya atabilir.” Aylin Kuryel, “Sunuş”tan
Son yıllarda Türkçenin en yaygın kullanılan sözcüklerinden biri, “sıkıntı”. En yaygın kullanım şekli de: “Sıkıntı yok”! Kalıbın bu kadar çok tüketilmesi, sıkıntının, sıkıntıların varlığına işaret ediyor olsa gerek. Zamanımızın kronik kriz hali, sıkıntıyı “toplumsal ortak duyu” haline getirmiyor mu? Elinizdeki derleme mekâna/zamana, siyasete, edebiyata ve sinemaya odaklanan dört bölümde, sıkıntının toplumsallığını ve potansiyelini inceliyor. Yani sıkıntının toplumsal
nedenlerini, görünümlerini ve sıkıntı deneyiminin doğurabildiklerini… Zira sıkıntı, kimi kuramcılar veya ’68 hareketi “sıkıntı karşı devrimcidir” dese de, isyana da sevk edebilen bir insanlık durumu. Taşra sıkıntısından, “sıkıntı” diye hashtag açmaya uzanan gerçeklikleri var sıkıntının. Orhan Koçak’ın kitaptaki yazısında dikkat çektiği gibi, “hazza karışmış iç sıkıntısı”ndan, “bildiğimiz düpedüz can sıkıntısı”na, “herkesten ve her şeyden sıkılma”ya, “sıkıntıdan patlama”ya uzanan bir duygulanımsal yelpazesi var. Nelerin “sıkıcı” bulunduğu da, çok şey
anlatır bize. Sıkıntı, ondan sıkılmazsanız, çok şey anlatır.Aylin Kuryel’in derlemesi, Senem Aytaç, Barış Bıçakçı, Sevinç Çalhanoğlu, Ayşe Çavdar, Begüm Özden Fırat, Emre Tansu Keten, Orhan Koçak, Beno Kuryel, Efe Murad, Pınar Öğünç, Osman Özarslan, Necati Sönmez, Asuman Susam, Uğur Tanyeli, Mehmet Fatih Uslu, Sezen Ünlüönen, Nalan Yırtmaç ve Fırat Yücel’in katkılarıyla.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 397
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2020
₺88,90

Sarı telefon bir gün olsun çalmadığı halde sehpadaki varlığını senelerce korudu. Zamanla ahizesi kırıldı, sonra tuşları çıktı, ardından kablosu koptu. Bir sabah annem sarı telefonu kömür sobasına attı. İçimde, sivilceli ve çilli bir çocuğun “Alo!” sesini duydum. Açsaydın, “Seni seviyorum,” diyecektim.

İsmail Saymaz, bazen bir Erzurum türküsünün soluğunu ya da Karadeniz’in yerinde duramayan rüzgârını İstanbul’un baş köşesine getiriyor; bazen de İstanbul’un hovardalıklarını, neşesini ve rengini tutup memleketin dört bir yanına salıveriyor. Ruhunu Kore Dağları’nda yaralayanların, ürkek gözlerle sinema perdesine bakanların, ilkokul günlerini hiç unutamayanların, büyük şehri görünce sudan çıkmış balığa dönenlerin, aşktan uykusu kaçanların, nabzı devrim hayaliyle atanların ve ömrünü bir fıkra gibi yaşayıp bir ağıtla bitirmek zorunda kalan insanların hikâyeleri…

Balkon Sefası , memlekete sevdalı kelimelerle yazılmış öyküler…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 124
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 5.2020
₺39,90

Edmondo de Amicis’in ünlü romanı Çocuk Kalbi’nde, öğrenci enrico’nun gözünden bir toplumun birbirinden farklı hayatlar yaşayan insanları anlatılıyor. Üçüncü sınıfa giden enrico, arkadaşlarıyla birlikte atıldığı maceraları günlüğüne not etmeye başlar çalışkanlığıyla tanınan derossi, önüne gelene zulmeden nobis, herkese armağanlar dağıtan garoffi ve yaramaz franti…

Bir yanda hastalıklar, zor dersler ve ağır işler; diğer yanda cambazların numaralarını gösterdiği karnavallar, kırlardaki güzel havanın tadına varılan piknikler…

Onlarca dile çevrilip dünyanın dört bir yanında yayımlanan bu kitapta, çocukların iyi niyeti, fedakârlığı ve dürüstlüğü, okuyanları da sarıp sarmalıyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 491
En / Boy : 11,5 / 18,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2020
₺35,25

Büyüme sancıları; arkadaşlar, sevgililer ve aileyle kurulan kurulamayan ilişkiler; insanın ruhuyla, düşünceleriyle, bedeniyle ve geçmişiyle giriştiği bir hesaplaşma…

Küçük yaşlarından itibaren herkesten “farklı” olduğunu hisseden Linda Hammerick’in hikâyesi Dilimdeki Acı.Büyüdükçe, yaşadığı her deneyimle bu farklılığın sadece fiziksel olmadığını kavrayan Linda, kendi kimliğini, kişiliğini ararken hiç bilmediği gerçeklerle, hayatındaki sırlarla da yüzleşmek zorunda kalıyor. Üstelik neredeyse her kelimenin “tadını” alabilmesi onu daha da sıra dışı ve merak uyandırıcı biri haline getiriyor.

Kelimelere belli tatlar vererek Dilimdeki Acı’da eşine az rastlanır bir üslup kullanan ödüllü yazar Monique Truong’dan etkileyici ve sürükleyici bir roman…

“Çok iyi yazılmış, karışık bir kendini keşfetme hikâyesi.”

- The Boston Globe

“Son derece şefkat dolu ve ustaca bir roman.”

- O: The Oprah Magazine

“Dilimdeki Acı bir hayat hikâyesini aynı anda hem benzersiz hem de evrensel kılan nadir bir roman.”

- Gloria Steinem


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 351
En / Boy : 13,5 / 21,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2.2020
₺87,90

O da beni böyle izliyor ve merak ediyor muydu ve ben örgüme eğilmiş harıl harıl örerken boynumun ya da ensemin çıplaklığı geceleri yatağında birdenbire aklına geliyor muydu? Sağına, sağındaki meleklerine dönüp de sanki ben duyacakmışım gibi “aşkım,” diyor muydu? O da beni rüyalarında hep görüyor muydu misal?
Hayâlî’nin Tesadüfleri, yaşam ve ölüm, aşk ve nefret arasındaki ince çizgide çetrefil bir kurguyla anlatılmış sıra dışı öyküler. Bora Abdo, eşine sık rastlamadığımız, farklı ve güçlü bir kalem…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 76
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2.2020
₺10,50

Kimsesiz kalmışım gibi. O çok sevdiğim yalnızlığım, tek başınalığım her neyse işte içimi ürpertiyor. Karnımdan göğüs boşluğuma, oradan genzime bir şey sızıyor. İçimin buzu eriyor diyeceğim, değil,
erimeden yayılıyor, yayıldıkça taşlaşıyor. Taşın eriyik haliymiş anlaşılan, giderek kuntlaşıyor. Yalnızlıkla baş edilir, nedir işte, zaman geçer insan değişir, ama bu başka, zamanın geçeceğinden emin değilim. Yok, yalnızlık değil bu. Evden çıkarken aklımın ucunu kemiren şey kendine yer yapıp yerleşiyor. Bu kuntluk onun işi. Koyu gölgesi düşüyor her şeye -denize bile-, zamanı durduran da o; bu ıssızlık onun gölgesi.

2011 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görülen Diken Ucu’nda, mayası tutacak gibiyken kesilenler, bitiştikleri yerden kopanlar, gecenin sonunda iki yana düşen kollar, huzurlu tablolarda huzursuz ayrıntılar çıkıyor karşımıza. Sessizlikteki sesi, sadelikteki zenginliği duyuran öyküleriyle Behçet Çelik, içimizdeki bir yerlere çok önceden batmış, zamanla sızısı geçer zannettiğimiz diken uçlarına dokunuyor.

Diken Ucu, başlamamış şenliklerin ertesi.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 118
En / Boy : 13,5 / 21,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2.2020
₺37,90

Sabitâlem Mahallesi, birbirine paralel konumlanmış, her biri kaydırağa benzeyen altı sokak ve bu sokakların her iki yanına dizilmiş yeşil, kireç, tuğla, sidik sarısı, pembe ve sıklıkla da sıva rengi gecekondulardan müteşekkil bir mahalle olup, nüfusunu Allah’tan gayrı bilen yoktur. Yamaç yönündeki gökdelenin tepe katlarından bakıldığında, sokaklarında bir aşağı bir yukarı koşturup duran küçüklü büyüklü çocuklarıyla mahalle, yazlık yörelerdeki “her şey dahil” otellerin su parklarına benzer.

Çöplüğün ortasında ilahe gibi açan çiçek, mahalleliyi şaşkına çeviriyor. “Anadolu Kaplanı”, çocuklarına hiddetle soruyor: Siz işçi çocuğu musunuz yoksa patron çocuğu musunuz? Fiskobirlik’ten emekli kadınla sosyal medya bağımlısı genç adam arasında absürt şeyler yaşanıyor. Siyahlı beyazlı tekir kedi, küçük bir anafora kapılmış gibi kendi etrafında dönüyor. Taşralı delikanlı, “PLASURE EROTİK ŞHOP”tan ağlayarak kaçıyor. Kahraman Şirketler Topluluğu’nu böcekler istila ediyor...

Eyüp Aygün Tayşir, çok sevilen romanları 4 Hane 1 Teslim ve Tuhaflıklar Fabrikası’ndan sonra ilk kez bir öykü kitabıyla karşımıza çıkıyor. Kendine özgü efsunlu üslubuyla, neşe ve hüznü harmanlayan hikâyeler anlatıyor.

Sabitâlem Mahallesi, 1990’lı yıllardan günümüze dek uzanan, memlekette sabitimizin hiç değişmediğini gösteren öykülerin kitabı.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 163
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2020
₺49,90

“İnsan hiçbir zaman ‘çıplak maymun’ olmadı, hep taş baltaların, çanak çömleklerin, kaldıraçların, çalar saatlerin, lokomotiflerin
dünyasında yaşadı ve bilgisayarların.” Bu kitapta yer alan denemeler, dil, fizik, kimya, biyoloji, bilgisayarlar, toplumsal bilimler, yapay zekâ -ve tabii edebiyat- gibi, ilk bakışta birbirleriyle ilintisiz alanlar üzerinde geziniyor. Ama biyolojik evrimden bilimkurgu geleneğine, olasılıklar kuramından kültürel değişime, sibernetikten bizzat yazma uğraşına dek bütün bu gezi uğraklarının iki anahtar sözcükte odaklandığını söylemek mümkün: Teknoloji ve iletişim. “Teknik” konuları ağdalı ve kapalı niteliğinden çıkararak rahat, akıcı, zevkle okunur bir tarzda ele alan Ay Çöreği’ndeki denemeleri ortak paydada toplayan, “tek bir metin” haline getiren bir başka öğe, hepsinin aynı edebi ve insani kaygıları barındırmaları. Kapsayıcı tezler ve önermelerle değil, sorularla ilerliyorlar; bazen bir çocuğun sorabileceği kadar yalın sorular.

Denemeleri okurken insan bazen daha iyi, daha insanca bir dünyaya varma yolunda tüketilmiş imkânları görüp hüzünleniyor, duraksıyor;
bazen de “teknik” konuların da pekala heyecanlı ve sürükleyici olabileceğini hissediyor, metinle birlikte daldan dala atlamaktan müthiş bir haz duyuyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 347
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2020
₺82,90

“Biz Türkiye’de toplanıp İngiliz kadınlarından söz ettiğimiz zaman, bu dünyada isteyecekleri hiçbir şey kalmadığını düşünürdük. Ama yaşam savaşının onlar için ne anlama geldiğini, ya da bu ebedi mutluluk arayışının ne kadar korkunç bir şey olduğunu bilmiyorduk.

İkisinden hangisi daha güç bir savaşım? Biz Türkiye’de yalnızca bu ikinci savaşımı biliyoruz ve tüm dünyada aynı yararsız çaba sürüp gidiyor.”

“Zeynep”/Hatice Zinnur hanım – 1906

Geç Osmanlı döneminin kadın yazarları Avrupa’daki, Batı’daki kadınların durumunu nasıl görüyorlardı? İstanbul’a gezgin olarak gelen Fransız kadın yazarlar, başta harem olmak üzere, Osmanlı kadınlarının hayatını nasıl görüyorlardı? Bu gördüklerinden, genel olarak, kadınlık durumuna ve kadınların özgürlük taleplerine dair, ne gibi sonuçlar çıkartıyorlardı?

“Ataerkil kıskaçlar,” bu kadınların fikirlerini, eylemlerini ve onlar hakkında oluşturulan imgeleri nasıl etkiliyordu?

Senem Timuroğlu, geç Osmanlı döneminde oluşmuş bu heyecanlı, incelikli ilişki ve iletişim ağı içinde, Avrupa feminizmi ile “aydınlanmış dindar” kadın hakları söylemi arasındaki etkileşimin bir portresini çiziyor. Bu karşılaşma ve etkileşim içinde çıkılan “özgür kadın”ı arama yolculuğunu takip ediyor.

“Öncü” sıfatını hak eden kadınların fikirleriyle, kişilikleriyle ve hikayeleriyle tanıştırıyor bizi kitap: Fatma Aliye, Selma Rıza, Hayriye Ben-Ayad, Şeref, Hatice Zinnur, Nuriye hanımlar ve George Sand, Marc Hélys, Marcelle Tinayre, Grace Ellison “madamlar”... Bu hayranlık uyandırıcı kadınlar arasındaki arkadaşlığın yer yer romana benzer hikâyesi...


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 248
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2020
₺66,90

“Her şeyi hatırlıyorum merak etme. Bir gecede işsiz kaldığını hatırlıyorum. Bir gecede dostu düşmanı tanıdığını hatırlıyorum.

Meydanlarda sadece işimi ve öğrencilerimi geri istiyorum diye ses ederken azgın suçlular gibi yaka paça götürüldüğünü hatırlıyorum.

Kanında duş alacağını söyleyenler göğüslerini gere gere dolaşırken intihar ettiğini hatırlıyorum.”

Takım elbiseleriyle iyi halden yararlanıp serbest kalan tecavüzcüler, emekçilerin haklarını gasp eden işverenler, ağaçları rahat bırakmayan
rektörler, otobüslerde bacaklarını yayarak oturan yolcular, zorba adamlar ve nicesi. Neden hepsi o çatallı, boğuk sesi duyuyordu? Neden
o ses ısrarla peşlerindeydi ve onlara akılalmaz şeyler yapıyordu?

Aslı Tohumcu, bizi yine toplumun cerahat noktalarına götürüyor.

Benzersiz bir roman kahramanıyla tanıştırırken, yüzleşmesi zor gerçeklerle baş başa bırakıyor.

Kötü Kalp, adaleti hak edip de alamamışların, intikam isteyenlerin muamma yüklü romanı.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 236
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2020
₺59,90

Burun kıvırdığımız ya da bayıldığımız, tezgâhlarda bakıp geçtiğimiz ya da biçimlerine hayran olduğumuz, renklerine vurulduğumuz ya da kokularından nefret ettiğimiz sebzeler. Lahana, havuç, bezelye, domates, fasulye, balkabağı, enginar ve daha başkaları...

Yazdığı biyografilerle dikkat çeken Evelyne Bloch-Dano bu kez sebzelerin biyografı olmaya soyunuyor: Sebzelerin pek bilinmeyen ya da önemsenmeyen öykülerini, kıtalar arasında yaptıkları uzun yolculukları, zaman içinde geçirdikleri evrimleri, pişirilmelerinde kullanılan tekniklerdeki değişimi canlı biçimde aktarıyor. Üstelik bunu yaparken edebiyattan müziğe, şiirden tarihe, coğrafyadan iklimbilime geniş bir yelpazede, farklı disiplinlerden yararlanıyor.

Mekânların, soruların, tecrübelerin, geçmişten ve günümüzden çeşitli tariflerin peşinden ilerleyerek yemek kültürüne ve sosyolojisine sebzeler üzerinden büyük bir katkıda bulunuyor. Sebze bahçelerinin kapısından geçerek aslında dünya tarihine adım atan Bloch-Dano, sebzelerin “maceraları” üzerinden bambaşka ufuklara işaret ediyor.

Fransa’da 2008 yılında ünlü aşçı Eugénie Brazier anısına verilen ödülü (Prix Eugénie Brazier) alan Sebzelerin Efsanevi Tarihi, sebzelerin şaşırtıcı zenginliğine lezzetli bir yolculuk...

“(...) en mütevazı sebze, dünyanın bütün macerasını kendinde toplar.

(...) Bir sebze yediğimiz zaman dünya tarihiyle bütünleşiriz. Bunun ne zaman, nasıl, ne şekilde olduğunu söylemek biyografın işidir.”

-Michel Onfray


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 124
En / Boy : 16 / 23
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 12.2019
₺55,90

“Nazım Abi hakkında çok şey söylendi, söyleniyor. Birçokları onun hayatında, kendi siyasi görüşlerine destek olabilecek bir duruş, bir söz, bir ses arıyor ve bunları tartışma konusu yapmaya çalışıyor ve yapıyor. Kimileri için Atatürkçü Nâzım Hikmet, kimileri için komünist Nazım Hikmet. Kimileri için Stalinist Nazım, kimileri için Leninist Nâzım. Ben, İnsan Nâzım Hikmet diyorum. Yanlışlarıyla doğrularıyla, inançlarıyla, tutkularıyla, gücüyle, zayıflığıyla insan. Şair, yazar, devrimci, cesur, korkak, işçi, paşa torunu. Hepsi birden.”

Gün Benderli, Giderayak’ta Nâzım Hikmet’in önce şiirleriyle sonra da doğrudan kendisiyle tanışma hikâyesini bir roman tadında anlatıyor. Nâzım Hikmet’in hapishaneden kurtulması için yapılan büyük kampanya, Türkiye’den kaçış maceraları, 1951 yılında Berlin’de düzenlenen Dünya Gençlik Festivali’nde yaşanan ilk karşılaşma ânı, radyo günleri, şair Nâzım Hikmet’in adım adım Nâzım Abi’ye dönüşmesi ve ölene kadar sürekli devam eden yakın bir ilişki...

Bunların yanısıra, Nâzım Hikmet’in sanat ve edebiyat hakkındaki görüşleri, şiir yazma süreçlerinin ayrıntıları, politik refleksleri ve Benderli’nin dönemin Türkiye Komünist Partisi’ne içerden eleştirileri... Giderayak, ülkelerin, şehirlerin, türlü yasakların ve anlaşmazlıkların zarar veremediği büyük bir dostluğun hikâyesini anlatırken, aynı zamanda Nâzım Hikmet’in sürekli göz ardı edilen, büyük mitlerin arkasında kalan birey yönünü öne çıkartıyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 215
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 12.2019
₺59,90

Hayatta sahip olduğu her şeyi kaybettikten sonra artık kötü bir adam olmaya karar veren eski avukat Sadık’ın, gizemli bir köşk etrafında ve burada işlenen tuhaf bir cinayetin peşinde geçen on günü... Mehmet Eroğlu, zora gelince vazgeçen, düşündükçe yalnızlaşan, yalnızken düşünceleri eninde sonunda ölümle buluşan bir yaşam korkağını ve onun karanlığa gömülü dünyasını anlatıyor... Kötü Adamın On Günü, iyilik ve kötülük arasındaki ince çizgiyi mesele edinen; yaşamın en steril alanlarından, küf kokulu en izbe köşelerine uzanan bir günümüz tragedyası... Soluk soluğa okunacak, cehennemi bir polisiye...

Ne Hamlet’im ne de Raskolnikov’um; kuşandığım andan itibaren üzerimdeeğreti duran her iki kişiliğin de iyi biçilerek dikilmemiş giysiler gibi üzerimden kayıp gittiğinin farkındayım. Ben, galiba benim... Evet, kabul etmesi zor da olsa, ben en çok benim: Biraz iyi, biraz adil, biraz da kötü...


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 283
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 12.2019
₺68,90

Kaldırımın altında cinayetlerden, katliamlardan, sahipsiz cesetlerden, tuzaklardan, havaya uçan, uçuran, uçurulan hayatlardan oluşmuş,katılaştıkça katılaşmış, yanık kokan bir alaşım akıyor. Dünya kanıyor, çürüyor kaldırımın altında; kimse farkında değil. Kaldırımın üstünde oyunlar oynuyoruz; evlilik oyunları, para kazanma, kaybetme oyunları, tatile çıkma, dinlenme, yorulma, sevişme, hatta dünyayı değiştirme oyunları. En fenası, “biz oyunun farkındayız” oyunu.

Behçet Çelik’in 2008 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görülen kitabı Gün Ortasında Arzu, hem anlatılanların özgünlüğü, hem de anlatış biçimi ve dilin dönüşümüne sağladığı katkıyla çağdaş öykücülüğümüzün dikkat çeken kitaplarından biri.

Dünyanın kıyıcılığına karşı kapatılan fallar; babaevine dönüşler, dönemeyişler; hayatın çoğu zaman eli belinde sorduğu hesaplar; dibinde sessizce bekleneneşikler; kukumav misali askıda kalışlar; ilk kez anahtarla açılmak zorunda kalınan kapılar; doğru ritmi bir türlü tutturamayan kalp atışları; ikili ilişkilerin rengârenk halleri; arkadaş mavraları...

Behçet Çelik, hayatla aramızdaki bağı elinde tutuyor. Bu bağın bazen gevşek, bazen gergin bazen de kördüğüm olabileceğini gösteriyor. Gün Ortasında Arzu, en umulmadık anda çektiğimiz bir iç belki, belki de bir nefes.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 131
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 12.2019
₺41,90

“Vicdan sahibi bir tek Allah’ın kulu çıkıp da: Onlar da bizim gibi ekmek yerler, evlerine çoluk çocuklarına bakmak için gecelerini gündüzlerine katıp dağda bayırda, her yerde ve her işte çalışırlar, geceleri uyurlar, uyuduklarında tıpkı bizim gibi mutlu rüyalar görürler, çocuk yetiştirirler, severler, âşık olurlar, yeri gelir ağlar, yeri gelir gülerler demedi. Doğuştan edindikleri dil, inanç ve yaşam tarzları analarının ak sütü gibi kendilerine helaldir, onların da bu köhnemiş dünyada kendi dillerini konuştukları topraklarında özgürce, insan gibi; karınları tok, sırtları pek ve başları dik olarak yaşamak haklarıdır demedi, demedi, diyemedi…”

Zaman, kelam zamanıydı. Zaman kadar eski, dilsiz bir halkın dili olma, yitik sözlere can verme zamanıydı… Dengbejler, belleklerini sese ve söze döktüler. Hünermendler, geçmişin acı ve hüznünü nefesle yeniden ürettiler…

Söyle Zilan, Ağrı Dağı eteklerindeki isyan günlerinin, ölüme meydan okuyan aşıkların, yarası kabuk bağlamayan bir coğrafyanın romanı.

A. Sırrı Özbek, Zilan’ın hikayesini destansı bir dille, yüreklere dokunan bir sesle anlatıyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 252
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 12.2019
₺63,90

Osmanlı’da devlet zihniyetine kayıtlı Kızılbaş/Alevi algısı devlet politikalarına yansımış mıdır? Uzun süren bir mutlak iktidar döneminde Kızılbaşlar/Aleviler hakkındaki belgeler, kurumlar arası yazışmalar, uygulamalar genel bir siyaset izleği sunabilir mi? Yalçın Çakmak, Sultanın Kızılbaşları’nda, II. Abdülhamid döneminin ve rejiminin kendi siyaset anlayışı ve araçları ile devletin genel Alevi politikası arasındaki paralelliklerle değişimlere yoğunlaşıyor. Birincil kaynaklar, Osmanlı arşivleri ile misyonerlerin arşivleri, faaliyet raporları, Alevi cemaatinin içindeki menkıbe ve anlatılar, cemaat içi gerilimlerle dayanışma pratikleri, II. Abdülhamid rejiminin merkez yöneticileri ile taşra idarecileri arasındaki yazışmaların gösterdiği farklı uygulamalar ve algılar arasında Alevi nüfusa yönelik politikaları inceliyor.

“Yalçın Çakmak’ın çalışması Alevilik ve Bektaşilik incelemelerine önemli ve orijinal bir katkı ve tarihçiliğimizin yeni neslinin bir başka parlak örneği.”

-Oktay Özel

“Çakmak’ın çalışması, devletin izlemeden tedibe kadar çeşitlenen önlemler paketine altlık teşkil eden Kızılbaş/ Alevi bilgisinin niteliğine de vâkıf olduğumuz Kızılbaş/Alevi tarihi alanında öncü çalışmalar arasında yerini almıştır.”

-Suavi Aydın

“Önyargılarla veya ideolojik pozisyonlarla üretilmiş onca yayının olduğu, üzerine çok konuşup az bildiğimiz önemli bir konuda yetkinliği ve ciddiyetiyle öne çıkan bir kitapla karşı karşıyayız.” -

-Ferden Ergut

“Hem Abdülhamid dönemi hem de Alevi/Kızılbaş tarihi literatürüne önemli ve hiç eskimeyecek bir katkıda bulunuyor.”

-Gökhan Çetinsaya


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 472
En / Boy : 15 / 21,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2019
₺74,25

Dikiz aynasından Esra’yı görebiliyordu gerçi. Gevşemiş, sessizleşmiş, yorgunluğun çöktüğü yüzüyle farklı bir güzellik kuşanmıştı (insanı yanına kıvrılmaya, sarılıp uyumaya çağıran bir güzellik); başını cama dayayıp şehrin gece manzarasına bakarak kim bilir ne düşünüyor, kimi düşlüyordu. Olmayacak şeyler yapmaya hazır görünüyordu. Epeydir arayıp sormadığı birini arayabilir, ertesi gün pişman olacağını bildiği halde gidip onunla yatabilirdi mesela. Bunu görüyordu Esra’nın aynadaki yansısında.

Gençliğinde başka türlü olabileceğine inanmış olsa da, ilk zorlukta tökezleyip başkalarının adımlarıyla oluşmuş patikalardan yürümeyi seçen Taner, bir gece o âna dek eksikliğinin farkında bile olmadığı bir tutkuya kapılır. Zamanın durduğuna, korkunç ağırlığının hafiflediğine tanık olur. Fakat ne peşinden gidebileceği ne hissetmemeyi başarabileceği bir şeydir bu tutku onun için.

Soluk Bir An, duyguların dişleri kamaştıran, baş döndüren tekinsizliğiyle güvenli olduğu zannedilen patikalar arasındaki gelgitlerin romanı.

Behçet Çelik, incelikli ve duru anlatımıyla bir erkeğin iç dünyasına çekiyor bizi, oradaki karmaşayı, zaafları, hesapları, duyarlıkları gözlerimizin önüne seriyor. Bu, aynı zamanda aşkın bir solukta zamanı nasıl genleştirdiğinin de hikâyesi.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 211
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2019
₺39,00

Hayat: Başlangıç noktasından sona doğru yol alırken, nelerle karşılaşabileceğini tahmin edemediğin bir seyahat. Herkesin başlangıç noktası farklı olduğu gibi; son durağa gidiş yolu, gideceği vesait, mola vereceği yerler, yolun uzunluğu, kısalışı, engebesi, geçeceği tüneller, refakatindekiler, inip binenler de farklı.

Küsülen anneler, adını sevmeyen çocuklar, hayatımızı kendi hayatları sanan kardeşler, hemen “kardeş” olanlar, kabuğunu kırmaya çalışanlar, o kabuğu evi sananlar, yalnız kalanlar, hep yalnız kalacaklar…

Nurhan Suerdem, sokağın, caddelerin ve evlerin gümbürtüsü arasında kalan sesleri duyuruyor. Bazen duymamak için kulağımızı kapadığımız, bazen hayatımızın arızalı bir parçasından geldiğine inanmak istemediğimiz, bazen de tüm gücümüzle bizim olduğunu haykırmak için çabaladığımız sesleri…

Maruzatım Var etrafımızın dört koldan sarıldığı bu çağda, şefkatle elimizi tutuyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 108
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2019
₺24,75

Korku dolu bir şeydi dünyada olmak. Dünyayı düşününce minicik bir nokta sayılacak şehirde bile yalnızdı – şehrin uğultusunu bastıracak ikinci bir ses yoktu. Kendini korumak zorundaydı. Aslolan buydu, başka bir şey değil. Kendini korumak zorunda olduğunu idrak edenlerin tutturduğu bir düzeni vardı dünyanın. Ona uyacaktı, uymalıydı. Bilinçsizce de olsa, yaptığı bu olmuştu o geceye dek, bundan sonra daha bilerek atacaktı adımlarını, atmalıydı. Behçet Çelik, Dünyanın Uğultusu’nda, bir taşra kentinde doğan, üniversite okumak için geldiği İstanbul’da temelli bir yaşam kuran, iş hayatında günbegün yükselen ve bu yükselişin ardından hayat tarafından adım adım sıkıştırılmaya başlanan Ahmet’in hikâyesini anlatıyor. Üniversiteden yeni mezun olmuş, kendi ruhu ile sokakların ruhu arasında bir tercih yapamamış Aynur’un ve varlığı ile yokluğu bir muamma olan Ayla’nın...

İşsizliğin, para meselelerinin, aşkın, arkadaşlığın, geçmişin ve hayatın koyu renginin sıkıştırdığı biri nereye kaçar? Kendisine mi? Kendimiz dediğimiz şey neresidir ve ne kadar ferahtır? Yoksa bir başkasına mı kaçar? Peki, bir başkası? Ferahlık mıdır, dindirir mi uğultuları? Behçet Çelik, kuvvetli anlatımı ve dilin imkânlarını çoğaltan kalemiyle uğultunun sesini satırlar arasından yükseltiyor.

Dünyanın Uğultusu, hayatın dili ile edebiyatın dilini harmanlıyor. Behçet Çelik, kuvvetli anlat›m› ve dilin imkânlar›n› çoğaltan kalemiyle uğultunun sesini sat›rlar aras›ndan yükseltiyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 275
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 10.2019
₺67,90

Bir kadını öldürmeden önceki birkaç saat içinde yemek yemeyin. Aranızda, öldüreceği kadının pişirdiği yemeği yiyenler var ki, siz onlardan olmayın. Midenize fesadı sokmayın. Gazlı içeceklerin kıyısından geçmeyin. Mazallah geğirirsiniz. Zihniniz dağılır. Elinize yüzünüze kan bulaşır. Hatta ve muhtemeldir ki kusabilirsiniz. İz bırakmamak için kusmayın. Hatice Meryem felaketten bir çığlık yaratıyor. Güya kınansa da, “olağan” sayılanın korkunçluğunu, “olağanlığın” vahametini hepimizin yüzüne vuruyor. O “olağanlığın” karanlığına bakma cesaretiyle... Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? katilin portresini çiziyor: Genç, yaşlı, erkek, zengin, fakir, erkek, iyi, kötü, erkek, evli, bekâr, erkek, taşralı, kentli, erkek, başarılı, işsiz, erkek, uyumlu, asabi, erkek, okumuş, ilkokul terk, erkek, bizim oralı, yabancı, erkek, akraba, komşumuz, erkek.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 84
En / Boy : 13 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 10.2019
₺26,90

Peri, annesiyle çarşıya çıkarken bu kadar sürprizli bir gün geçireceğini hayal bile edemezdi. Oyuncakçı dükkânının vitrininde o güzelim uçurtmayı görünce âdeta büyülenmiş gibi oldu... Evde kırmızı, mavi, yeşil, sarı, hatta mor, turuncu ve pembe renkte bir sürü uçurtması vardı ama bu bambaşkaydı… Rengârenkti, harikaydı, gökkuşağına benziyordu… Peri’nin, ne olursa olsun annesini ikna edip bu uçurtmayı satın alması gerekiyordu. Belki sihirli değneğinden de biraz yardım isteyebilirdi... Tülin Kozikoğlu’ndan arzular ve ihtiyaçlar, alışveriş ve tüketim alışkanlıkları üzerine yine muziplik ve kahkaha dolu bir hikâye.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 48
En / Boy : 22 / 22
Kağıt Cinsi : 1. Hamur
Basım Tarihi : 10.2019
₺71,90
1 2 3 ... 44 >
Çerez Kullanımı