Yeşilçam’da çoğu kez “aile” filmin “kahramanı”dır. Bu aile yoksul ama mutludur. Kitaba adını veren Yaşar Usta’nın sözlerindeki gibi “… güzel bir aile”dir. Aynı zamanda namusludur, vatanperverdir, haddini bilir, kaderine boyun eğer, acılarını sineye çeker ama “güzel”dir işte. Güzeldir ama imal edilmiştir. Türkiyeli aileyi yansıtmaktan çok bu ailenin kendini görmek istediği toplumsal birim imalatıdır. Çünkü daima mutlu son vaat eder; ağlatsa bile ‒ki kesin ağlatır‒ sonunda güldürür. Sinemanın eğlencesi de buradadır.

Kuşkusuz bu imalatın yapımcı ve yönetmeni Ertem Eğilmez ile onun ve ‒kitaba konu olan ve bu kitaptan sonra bambaşka bir gözle izleyeceğiniz‒ Türkiye sinemasının unutulmaz filmleri Sev Kardeşim, Yalancı Yârim, Oh Olsun, Mavi Boncuk, Bizim Aile, Aile Şerefi, Gülen Gözler ve Neşeli Günler’dir.

Ertem Eğilmez her seferinde aynı formülü uygular ve çoğu kez kendi hayatından parçalar koyar filmlerine. Yine de senaryoların oluşumu için izlediği bambaşka bir yolu vardır.

Adile Naşit, Münir Özkul, Tarık Akan, Kemal Sunal, Ayşen Gruda, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen gibi oyunculardan ne yapar eder efsane bir kadro çıkarır ortaya ama Tarık Akan ile sinema sektöründe taşları yerinden oynatacak bir kavgaya tutuşur, Metin Akpınar ve Zeki Alasya ile yollarını ayırır.

Bu aile filmlerinde Atatürk’e ait bir ayrıntıyı ısrarla kullanır ama Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için toplanan imzaları kaybeder.

Bu filmler toplumdaki sınıfsal yarılmayı görünmez kıldı, kadının toplumsal konumundaki değişim isteğini ve mücadelesini yok saydı, hâlihazırdaki toplumsal düzeni ve yaşantıyı olağanlaştırdı, kaçınılmaz kıldı.

Hakan Güngör bize bu imalatın yapı taşlarını gösteriyor, çözümlemesini yapıyor.

“Biz Güzel Bir Aileyiz, Türkiye sinemasının ‘kült’ mertebesine yükselmiş yapımlarını ele alırken, yalnızca güzelleme yapmak yerine bütün yönleriyle anlatarak sinema tarihimize önemli bir katkı sunmuş. Bir yanıyla filmlerde karşımıza çıkan ortak objelerin izini süren dedektif titizliği, diğer yanıyla yalnızca filmin içinde kalmayıp yapım süreçlerini de anlatan bir bütünlük çabası bu kitabı daha da önemli kılıyor.”

- Şenay Aydemir


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 192
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2019
₺31,98

Unutulmayı kimse istemez, ölüler bile. Neyse ki ölülerden önce öyküleri gömülemiyor. Hatırlayanlar var geçmişi. Geçmiş ise unutulma ülkesine bir geçittir sadece; öykülerle dolu bir diyar, pek çok coğrafyaya açılan bir giriş.
Kimi cesur insanlar bu öyküleri ellerinden tutup, ceplerine doldurup ıslık çala çala, güle oynaya geçmişten günümüze taşırlar. Serpil Seyhan Gürbüz de cesurlarımızdan ve unutulma ülkesine yolculuktan koparıveriyor tek tek insanlarını. Evet, her insanın bir öyküsü var, bir türlü gömülemeyen…

Bu kitapta beceriyle anlatılıp satırlarda saklanan öyküler sizi bir yerlere götürecek ve buna engel olmak için pek fazla şansınız yok, kendinizi akışa bırakın.

Şiirlere de rastlayacaksınız, Âşık Veysel’in sokağına da. Çok fazla değil Merzifon, Çanakkale, İstanbul arasında dolaşacaksınız; dudaklarınıza gülücükler konacak, gözlerinize hazan yerleşecek…

Neden rüyadan uyanacakmışız ki tam da yalnız kalışımızın öyküsündeyken?


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 152
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2019
₺27,06

Demir kapıların engel olamadığı “nehir” öyküler.

Hapishane... Kadınlar... Kadınlar hapishanesi. Adı üstünde, buraya düşer kadınlar, erkekler ve erkeklikleri yüzünden, en çok da gün gözüyle gördüğümüz bir karabasana dönüştürülen yaşam yüzünden.

Adaletli bir dünya için eski düzenin topyekûn değişmesi gerektiğini düşünen genç bir kadın da düşer aralarına. Kendisinden daha renkli hayatları olanların ortasına.

Kadınların kadınlara karşı bakışı; örselenmiş hayatlar, törpülenmiş düşünceler, yıpranmış bedenler; kadınların kadınlara hikâyeleri: Buruk ama güçlü, haklılığına inanan ve masum, hayat dolu olmasa da neşesini kaybetmemiş, saçını şöyle bir savurup yere güvenle basan...
Bir hapishanede en çok iki şey bulunur: Zaman ve umut. Umut her daim zamana üstün gelir. Yargılanamayan zamana, hayatımızdan çalan o melun iblise...

Umut özgürlüğe dönüşecektir. Dışarısı. Genç kadın. Öyküler soluklanmaz, devam eder: Sokaklar, evler, mekânlar; cepçilik, hırsızlık, 1 Mayıs, hastane... Bağırıp, çağırıp haykırmayan; sakinlik ve dinginliğiyle yumuşacık sarıveren bir söyleyiş...

Oyuncu ve senarist Gül Gülsün Yıldız’dan sürekli, “sessiz” öyküler.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 120
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2019
₺24,80

Aşk, sevgi, tutku, arzu, ihtiras...

Sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini, birbirleriyle nerelerde ve ne tür kesişmelerle iç içe geçtiğini bilemediğimiz duygular…

Miryam, insanlığın ilişki tarihi boyunca kafaları karıştırıp akılları bulandırmış, yaşamları alt üst edip nice kara yazgılara imza atmış bu duygu ve kavramları, özellikle de aşkla cinselliğin, genellikle yirmili yaşlarda ilişki arenasına çıkan yüzleşmesini, kendi açtığı pencereden bir kez daha sorgulamaya davet ediyor okuru.

Yazar bu sorgulamayı, New York-Marakeş-İstanbul hattına yaydığı çok kimlikli ve kültürlü bir kurguda deniyor; insana dair olanın, tonları farklı da olsa benzer renkleri barındırdığına, benzer ezgi ve ritimlerle beslendiğine inanıyor çünkü.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 352
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2019
₺31,20

İstanbul. Karaköy. Zürafa Sokak. No: 14.
Basit bir adres. Sadece postacıların değil neredeyse tüm erkeklerin bildiği, kadınlarıyla meşhur, kadınlara yasak bir adres. Sıradan insanların sıra dışı acılarının mekânı. İş bulamayan yoksul kadınların açlığa karşı tutunacakları son dal. Yaşı geçmekte olanların günden güne tükendikleri, bütünüyle düştükleri ve düşkünleştikleri, geri kalanların ibretlik geleceklerini gördükleri çaresizlik kuyusu.

Genç bir Yaprak’ın düşmesiyle yarınsızlıklarının acısını gözbebeklerinde hisseden kabuk bağlamış kadın gövdeleri. Bu âlemin her yerinde ölümü bile hiçleştirenlerin “insanlığımız budur” haykırışı yankılanır. “Koca” lakaplıların kadınlara, Arap’ın Zargana’ya olan insanlığı, bir diğerimize olan insanlığımıza benzetilebilir mi? “Anne” lakaplıların “kızlarına” olan insanlığı çok mu uzak kalır çocuklarımıza olandan? Korkmayın, utanmayın burası bir genelev… Nonoşları, zürafaları, tansiyoncuları, bohçacılarıyla; komünist olanlarıyla; dünyanın düz olduğuna inananlarıyla ev ev bir sokak. Her meslekten, her yaştan, her erkekten misafirleriyle; sözcüleri, gözcüleri, dikizcileriyle burası bir ülke.

En derin acıların yapmacık bir kahkahayla seyreltildiği, tebessümlerin gelip geçiciliğinde hüznü ağır basan bir dünya. O halde neden yas tutmamaktayız…

Genelevde Yas, 1998’de “14 Numara” adıyla Sinan Çetin’in yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmıştır.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 192
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2019
₺27,20

“Bacaklar bütünsel güzelliğin başlangıç noktasıdır.”

Kadınlarda kalın bacaklar çoğunlukla lipödem’e bağlıdır. Lipödem süreğen bir yağ dokusu hastalığıdır ama aynı zamanda bir estetik sorundur. Kalori alımından bağımsızdır ve diyet ile spora çok az yanıt verir; cerrahi müdahale kaçınılmazdır.

Prof. Dr. Ahmet Karacalar tıp yazınında bir ilki gerçekleştirmek üzere kaleme aldığı Lipödem ve Tedavisi kitabında lipödem hastalarının sağlıklı ve estetik bir görünüm kazanmaları için kendisinin yarattığı ve superdry4d liposuction adını verdiği psikoestetik cerrahi yöntemini ve sürecini tanıtıyor.

Kitapta neyin lipödem olup olmadığından hastalığın tanılanma aşamalarına, tedavi yöntemlerinden operasyon sonrası sürecin seyrine dair pek çok bilgi paylaşılmakta, bir başucu rehberi sunulmakta.

Hekim hasta diyaloguna ve tedavi sürecinde hastaların tepkilerine, yanıtlarına ve deneyimlerine büyük önem veren Karacalar, kendi kendisinin doktoru olmasını önerdiği hastalarına, kişiye özel tedavi yöntemini benimsemekte ve bunun örneklerini vermekte.

“Taşın içinde saklı meleği gördüm ve onu serbest bırakıncaya kadar taşı kazıdım,” diyor ünlü heykeltıraş Michalengelo. Bacaklardaki fazlalıkları yontup çirkinlik içindeki güzelliği çıkarmak da benzer bir bakış açısı gerektiriyor.”


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 120
En / Boy : 13,5 / 21
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2019
₺47,20

Hikayelerin içine girip dolaşabilen okuyucuların hakikaten becerebilenlerin diyorum bu kitabın kapağını açtıktan sonra çıkacakları yolculukta karşılaşacaklarına ne ölçüde aşina olduklarını bilemiyorum. Sonuçta bütün seyahatler sürprizler barındırır. Ya da şöyle söylemeli; ‘karşı tarafın’ okuyucusu olarak bu şenlikli sokaklarda dolaşmaktan benim payıma düşen hem neşeli, hem hüzünlü ama illa ki tuhaf tanışıklıklar oldu.

- Tayfun Pirselimoğlu
Yönetmen / Senarist / Yazar / Ressam

Bu kitabın başrollerinde sinema, edebiyat ve Kadıköy var. Murat’ın öykülerinde, insan yüreğine dokunan şeyler ve bir semte karşı yıllarla oluşmuş “tutku” var... Her öyküsü derinleşen anlamlarıyla insan yüreğine dokunuyor. Yalnızca yüreğimizle görebileceğimiz şeyleri anlatıyor. Sokakları adeta bir sinema sahnesi, sinemayı bir öykü, sevdiklerini de bir şiir gibi anlatıyor. Tüm bunlar onun kaleminin ne kadar güçlü ve yüreğinin de ne kadar duyarlı olduğunu gösteriyor.

- Selim Güneş
Yönetmen / Senarist / Fotoğraf sanatçısı

Sistemin dayatmalarını reddederek, beyazperdede gördükleri ve çerçevenin dışında hissettikleri, kırılgan yüreğinden süzülüp gelen dokunuşlarıyla daha bir anlam kazandığında “Evet” diyoruz, “hayat dediğin bu işte.” Bir film karesi, bir hikaye içinde yer alan insanlığımız, dostluğumuz, sevgilerimiz…Yani, Murat Erşahin’in hikayeleri. İyi okumalar.   

- Ali Ulvi Uyanık 
Sinema Yazarı

Murat Erşahin’in satırlarını okurken geçmişle bugün arasında dönüp duran sarmal bir hafızanın, şiirsel bir coğrafyanın içinde dolaşıyoruz. … geçip giden zamanın hüznü, bellek ve dil, bir araya gelip çağımızın hoyratlığına adeta isyan ediyor.

- Mehmet Açar
Sinema Yazarı / Yazar


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 160
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2019
₺28,70

Naim Tirali’nin şöhret peşinde koşmadığını bilirim. Fakat görüyorum ki, şöhret onun peşinden koşuyor.
Ercüment Ekrem Talu

Naim Tirali, bu yeni kitabında, işte bu bakımdan; yani öbür hikâyecilerimizin vermeye cesaret edemedikleri, bazı ahlâk ve sanat endişelerine saplanarak deşmemeyi daha ehvenişer buldukları çevre, mevzu ve tiplerin örtülerini sıyırmak bakımından orijinal ve müstakildir.
Behçet Necatigil

Naim Tirali, yeni hikaye sanatının ön planda görünen bir siması olmuşsa, bu muhakkak Yirmibeş Kuruşa Amerika’daki güzel hikâyeleri yüzünden olmuştur. Yirmibeş Kuruşa Amerika gençlik çılgınlıklarının kitabıdır ama Naim, genç olmasına rağmen, kendini o çılgın hayata kaptırmayıp o âlemi, o gelip geçici ruh halini, o maceraları, tatlı ifadesiyle edebiyata mal etmesini bilmiştir.
Oktay Akbal

Onun öykülerinde, bir otobüste, parkta, arkanızda yürüyen iki kişinin yükselen sesinde duyduğunuzu sanacağınız doğallıkla anlatılır olaylar. Süsleyip püslemeden. Biraz da bıyık altından gülerek. Ama bu kendi kendiyle alaydaki iç acısını sezmeden edemezsiniz.
Sennur Sezer

Naim Tirali, “Yirmibeş Kuruşa Amerika” adlı öyküsünde, Missouri zırhlısının İstanbul’a gelişiyle yaşanılan olayları ince bir alaya alır.
Sunay Akın


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 120
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2019
₺21,60

Osmanlı saltanatının son döneminde başlayan “Klasik Batı Müziği” ile modernleşmenin basamaklarında yükselme hevesi Cumhuriyet ile beraber bir ülkü haline gelmiştir. Klasik müziğin ithalinden klasik müzikte doku nakline geçilmiştir.

Ulus inşası ulusal müziği gerektirirken, ulusal müzik de kaynaklarını halkın bağrında arayacaktı. Aradı da...

Peki, derleme çalışmaları bilimsel bir sonuca vardı mı? Köy Enstitüleri, Halkevleri girişimlerinin sonuçları ne oldu? Bu kurumların kapatılması müzikte ufkumuzu açtı mı? “Köçekçe”ye klasik Batı müziği aşısı tuttu mu? “Klasik Türk Musikisi” yasağı ulusal bir müziğin oluşumuna zemin ve zaman kazandırdı mı? Türküleri etnik kimliğinden arındırmak onları ulusal kıldı mı? Biz bugün, ne dinliyoruz?

Bir önder, siyasetçi ya da seçkinler; ulus, ulusal kültür, ulusal müzik yaratmak için politikalara mı sahip olmalıdırlar yoksa talimatlar yeterli midir? Bir provadan diğerine ulusal müzik yaratılacağı beklentisi fazlasıyla hayaldi belki ama konservatuvarların ilk ya da onuncu mezunlarıyla hedefe varılacağı gerçekçi miydi?

Müzik adına yapılanları, içeriklerinin anlamını ve uygulamanın sonuçlarını sorgulayan makaleler.

Ne yapılmaması gerektiğini sergileyen ve yapılabileceklerin ipuçlarını barındıran bir kitap...


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 272
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 12.2018
₺54,90

Bugün sendikalar neredeyse unutuldu. Hatırlatıldığında ise çoğu kişi için yasadışı çağrışımlar üretiyor, “çalışanlar” için işten atılma korkusunu tetikliyor. Bu yaklaşımların dışında kalanlar için ise sendikalar, ya kapitalizm koşullarında işçilerin çıkarlarını korumak ve geliştirmek için ya da kapitalizmi yıkmayı amaçlayan devrimci ideale ulaşmak için kurulmuştur.

Taner Akpınar, bu kitapta sendikalara ilişkin bu tezlerden her ikisine de karşı çıkan bir tartışma yürüterek toplumsal ve tarihsel sürece farklı bir bakış ile görüneni tepetaklak ediyor.

Bunun için öncelikle sendikaların geçmişine gidiyor ve bu kurumların, tarihsel süreçte, egemen sınıfların ve devletin hizmetindeki seçkin yönetimsel düşüncenin toplumsal düzen kurgusunun bir parçası olarak meydana çıktığını ileri sürüyor. Kapitalist toplumsal düzene özgü kurumlar olarak sendikaları, kapitalist ekonomik yapının belirlediği yönetim olgusu ile ilişkilendiriyor ve egemen sınıfların işçi sınıfı üzerinde baskı ve egemenlik kurmasının araçları olarak görüyor. Geçmişten bugüne kadar da hâkim sendikal hareketin bu nitelikte olduğu görüşünü savunuyor.
Bununla beraber işçi sınıfı hareketinin hâkim çizginin sınırlarının dışına çıkmaya çalışan fakat trajedilerle sonuçlanan asi çıkışlarının her zaman için yaşanmış olduğunu da kabul ediyor.

Bu kitabın amacı, emekçi kesimlerin kendi dertlerine derman bulma çabalarına, geçmişin ne olduğuna dair eleştirel bir kavrayışla katkıda bulunmaktır.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 166
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 10.2018
₺26,40

Bu proje avukat, insan hakları savunucusu, arkadaş, dost, eş olan sevgili Tahir Elçi’nin biyografisidir. Tahir’i, yaşadığı o acılı coğrafyayı sevenlerine göstermek istedim. Tahir ile birlikte sevdiklerinin çektiklerini, neler yaşadıklarını sizlere göstermek istedim…

Kitap hazırlığından bahsettiğim insanların ilk sorusu şu oldu: “Tahir nasıl öldürüldü?” Ben onlara “Tahir’in nasıl öldüğünü değil nasıl yaşadığını yazıyorum,” diye cevap verdim.

- Muharrem Erbey

"Ben evimi güzelleştireyim, sevdiğim eşyaları alayım planları yaparken birkaç ay sonra mezarlığa duvar örecek usta aramaya başladım, duvar taşı bulmak için dükkan dükkan gezdim. Bahçesine dikmek için nar ağacı fidesi buldum çiçek satıcısından. Nar ağacının çaprazına da pembe bir oya ağacı diktim kendim için. Anlayacağınız hayallerim değişti. Baharla beraber bahçeyi renklendirecek, nar ağacıyla bakışacak bir oya ağacıydı artık hayalim."

- Türkân Elçi

"Uzun sürecek baharlar bırakmak için çocuklara, vakitsiz sonbaharlarda vurulup düşen babalar mezarlığıdır burası.
Burada, hiçbir mevsim ve özellikle hiçbir bir sonbahar bir diğerinin aynısı değildir.
Sesinle aydınlattığın son güzdü o, senin vurulduğun, hepimizin öldüğü.

Soğuk ve babasız evlerin çocukları… doğrulup kalkarlar bir gün, yaralarına tutunarak. Hep birlikte yeni bir şarkıya başlarız."

- Baki Demirhan


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 240
En / Boy : 13,5 / 21
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2018
₺23,20

Bu proje avukat, insan hakları savunucusu, arkadaş, dost, eş olan sevgili Tahir Elçi’nin biyografisidir. Tahir’i, yaşadığı o acılı coğrafyayı sevenlerine göstermek istedim. Tahir ile birlikte sevdiklerinin çektiklerini, neler yaşadıklarını sizlere göstermek istedim…

Kitap hazırlığından bahsettiğim insanların ilk sorusu şu oldu: “Tahir nasıl öldürüldü?” Ben onlara “Tahir’in nasıl öldüğünü değil nasıl yaşadığını yazıyorum,” diye cevap verdim.

- Muharrem Erbey

"Ben evimi güzelleştireyim, sevdiğim eşyaları alayım planları yaparken birkaç ay sonra mezarlığa duvar örecek usta aramaya başladım, duvar taşı bulmak için dükkan dükkan gezdim. Bahçesine dikmek için nar ağacı fidesi buldum çiçek satıcısından. Nar ağacının çaprazına da pembe bir oya ağacı diktim kendim için. Anlayacağınız hayallerim değişti. Baharla beraber bahçeyi renklendirecek, nar ağacıyla bakışacak bir oya ağacıydı artık hayalim."

- Türkân Elçi

"Uzun sürecek baharlar bırakmak için çocuklara, vakitsiz sonbaharlarda vurulup düşen babalar mezarlığıdır burası.
Burada, hiçbir mevsim ve özellikle hiçbir bir sonbahar bir diğerinin aynısı değildir.
Sesinle aydınlattığın son güzdü o, senin vurulduğun, hepimizin öldüğü.

Soğuk ve babasız evlerin çocukları… doğrulup kalkarlar bir gün, yaralarına tutunarak. Hep birlikte yeni bir şarkıya başlarız."

- Baki Demirhan


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 240
En / Boy : 13,5 / 21
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2018
₺28,80

Surların öte yanı. Konstantinopolis. 1453 Mayıs'ı.

Surların ardı sırlarla kaplı; sıradan insanlara bahşedilmemiş, hanedanın habersiz olduğu sırlarla. Entrika ise artık surların öte yanına geçmiş, beyaz bir atın üzerinde dolaşmaktadır.

Bir insan seli kuşatmıştır şehri ve ufukta yardım görünmemektedir. Surların içi kaynamaktadır, insanlar türlü türlü planlar yapmakta, gitmek ile kalmak arasında endişeyle salınmaktadır. Ama umut şehri henüz terk etmemiştir, bir de aşk.

Özgür bir kadın ile sıradan bir asker, direnmek için aşklarına tutunan iki genç. Aynı kadına tutkuyla aşık Venedik planları yapan bir “tacir."

Kuşatma altındaki şehirde aşkla kuşatılmış kadının Bizans sokaklarına taşan gerilimi.

Paşaların rekabeti, şehrin Bizans ve Latin komutanlarının manevraları; Sultan'ın hamleleri, İmparator'un cüretli çaresizliği…

1453 kuşatmasının surların içinden hikâyesi…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 256
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2018
₺28,80

"İçimden “N’olmuş bu gözlerine senin?” demek geliyordu. Tuhaf bir duyguya kapılmıştım. Sanki kalabalık bir yerde gözlerini düşürmüştü de, binlerce insan basa basa onların üstünden geçmişti. Sonra da o, bu ezilmiş, parçalanmış, pörsümüş iki gözü yerden alıp göz çukurlarına doldurmuştu bastıra bastıra. Belki de bin yıl, on bin yıl yaşamış bir insanın gözleri olabilirdi böyle."

Beyoğlu'nda kitapçı dükkanı olan bir adam, aynı semtin arka sokaklarında bulunan Pansiyon Huzur'a taşınır. Sahibesi İnci, kiraladığı apartman dairesini geçimlik pansiyona çevirmiştir.

Açtır İnci ama aynı zamanda açgözlüdür. Son derece huysuzdur ama kolaylıkla yola gelir. Acımasızdır ama kuru ekmeğini bölüşecek kadar yufka yüreklidir. Ağzı bozuktur ama Fransızca döktürür. Kibardır ama asaleti omuzlarından bir şal gibi fırlatıverir. Nasılsa öyle bir kadındır, yapmacıksız ama "Beyoğlu sinemalarında oynayanlardan daha 'film' bir kadındır."

Pansiyon Huzur müşterileri, komşuları, sokağından geçenleri ve hayranlarıyla dolu; merkezinde İnci'nin bulunduğu küçücük bir evrendir içinde bulunduğu toplumun biçimlendirdiği ve o toplumu yansıtan…

Pansiyonda her zaman bilindik yeni bir şeyler olur, aynı olaylar sürekli gelişir; sıradan insanlar sıra dışı karakterlere dönüşür, bilinenler sırlara, taş duvarlı yapı sırça bir saraya. Artık sokakta durup seyreylediğimiz bir vitrindir Pansiyon Huzur, İrfan Yalçın'ın kaleminden bir mucize…

İrfan Yalçın ilk kitabı Pansiyon Huzur ile 1974 yılında Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nda, 312 değişik konulu yapıt arasından, ikincilik ödülünü kazanmıştır.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 272
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 9.2018
₺37,60

Bir zamanlar kültürel hayatın merkezi olan Beyoğlu’nda, o hayata oyunculukları ile can veren yaşlı bir karıkoca ne o günleri ne de semti terk etmişlerdir. Sadece ünlü bir lokantanın altında küçücük bir odada unutulmuşlardır.
Hayattan düşmüş, anılara tutunmuşlar.

Anadolu turneleri artık bir zaman yolculuğuna, gerçek hayatları oynadıkları oyunlara, konuşmaları repliklere, yalnızlıkları yalınlıklarına dönüşmüştür.
Bir tiyatro eserinin sonundaki gibi hayatın muhasebesine girişmezler ama. Ne de olsa alkışlar işitilmeyecektir böyle bir sonda.
İtildikleri o mezbelelikte, terk edildikleri o anılar zindanında yaşamayı bırakmak mı? Asla!
Nedir peki, başlarına gelen?

Bir sahnede geçer gibi midir hayat? Sahnedekiler hayata dökülebilir mi?
Sahi, Romeo ve Jülyet yaşlansalardı neler olurdu acaba?


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 140
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 10.2018
₺26,40

İnsan yokken anıları da sokakları terk ediyor. Kaldırımlar unutuyor adımlarınızı.Hiç arkadaşlık etmediğiniz hüzün, şimdi saklambaç oynadığınız köşeleri mesken tutmuştur. Geriye doğru bir yolculuk yapmak gerekiyor Vasil'in yaptığı gibi; düşe kalka bir yolculuk. Çocukluğunuzdaki kuş yuvaları gibi kimlikleri de yadırgamayacağınız bir yoldan; kimseyi ihbar etmeyeceğiniz bir usulden. Bir babaya, bir kardeşe hiç olmazsa bir kardeşliğe kapıları açmadan çıkamayacağınız bir yol; dokunmadan paylaşabileceğiniz acılı, umutlu bir yol. Muharrem Erbey'in ikinci öykü kitabında haritasını paylaştığı bir yol…

“Öykülerindeki farklı doku, yerel motifler, geleneklerin acımasızlığına karşı bakışı, olayları kurgulaması ve insanı ele alış biçimi dikkat çekici. Yöre insanının çektiği acıları, duygusallığa düşmeden, abartmadan, damıtarak işliyor.”

- Cemil Kavukçu

“Erbey’in hikayelerinde sözlü kültüre dayanan, masalsı bir dil ve anlatım ya da masal öğeleri hemen dikkat çekiyor. Hikâye kahramanları yitirdikleri bir şeylerin, birilerinin ardından, biraz suçluluk ve pişmanlık, çokça özlem ve isyan duyarak bakıyor. Yitirilen, kahramanın sevdiği bir insan olabildiği gibi, uzaklarda kalmış çocukluk ya da kimlik olabiliyor. Türkiye’nin doğusundan söz edildiğinde aklımıza ilk olarak gelen hemen her şey; kimlik sorunu, zorunlu göç, baskı, işkence, çatışma, yoksulluk vb. Erbey’in hikâyelerinde bir biçimde değinilen, ama çoğu zaman metnin odağında olmayan konular. Gündelik hayattaki baskının siyasal nedenlerinin altını çizmek yerine, sezdirmeyi yeğliyor…”

- Behçet Çelik

“Muharrem Erbey’in insandan söz etmesi ve insani olanın peşine takılması, doğru bir tutum…”

- Necati Mert


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 144
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 9.2018
₺28,80

“Bir bütün olarak; köyü, köyde yaşanmışlıkları, kaçanları, kaçmak zorunda olanları, sesini yitirenleri, düşenleri, düşürülenleri anlatıyor kitap. Yer yer otobiyografiyi andıran, hatta birbirinin devamı olabilecek hikâyelerin çoğu beklenmeyen finaliyle okuyucuyu şaşırtıyor. “Kayıp Şecere”nin en önemli özelliklerinden biri de annenin yitirilişi ve onun verdiği acı. Yazar tam beş öyküsünde bunu konu edinmiş. Kimi zaman kanserden, kimi zaman Ermeni katliamında ölen annenin özlemi bütün kitabı sarmış.”

- Gündem Gazetesi 21 Eylül 2006

“Yazdıklarında, öykü içinde doğmuşçasına bir doğallık söz konusu. Öykülerini arka plan zenginliğiyle (yaşantılar, deneyimler) de besleyebiliyor. Yarattığı duygu atmosferi, okurda merak uyandırıyor. Büyük kent yaşamıyla yerel yaşamlar arasındaki bağlantıları da iyi kuruyor. Şunu kesinlikle belirteyim ki, öyküyü öykü yapan incelikleri çok iyi kavramış. Alışılmış birtakım söylemlerin dışında bir öykü dili de yaratabiliyor Erbey.”

- Adnan Binyazar

“… İnsanlar, onların kurmaca içinde yeniden yaşanan dünyaları, büyük ya da küçük yaşantılar, anlatılan acıların niteliği, yöreye özgü baskın kimlikler, sorunların coğrafyası …”

- Semih Gümüş

“Erbey’in ilk hikâye kitabı Kayıp Şecere’de savaş yıllarının insanlarının hikâyelerini kaleme almış. Bu hikâyelerde savaşın farklı yönlerine rastlıyoruz. Savaş sadece çatışılan yerlerde değil, çok ötelerde de yıkımlara neden olabiliyor…”

- Behçet Çelik

“Erbey Kayıp Şecere'sini arıyor. Bu arayış içerisinde çocukluğuna doğru duygusal bir yolculuğa çıkıyor. Anneannesiyle, babasıyla ve annesiyle yüzleşiyor. Berber çırağıyken tanıştığı Bileyci’ye olan sevgisini anımsıyor. Aralarındaki sevgi gittikçe büyüyor. Bu sevgi 12 Eylül askeri darbesiyle bozuluyor; güzel olan her şey kırılıp dökülüyor, kaybediliyor tüm güzellikler! ”

- Evrensel Gazetesi


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 120
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 9.2018
₺28,80

Kurtuluş Savaşı üçlemesiyle “Vatan’ın İnşa”sını romanlaştıran, edebiyatımızın usta kalemi İlhan Tarus bu kez Cumhuriyetin Şeker Fabrikalarını anlatıyor.

Tarus bir gazetenin teklifi üzerine iki ay boyunca altı bin kilometre yol kat ederek tüm fabrikaları dolaşır; neden oldukları toplumsal dönüşü bizzat yaşayarak bir tanıklık tutanağını “beyaz kağıtların muhafızlığına kara satırlar halinde geçirir.”

Şeker fabrikaları sadece teknolojik atılım, üretim patlaması, döviz tasarrufu, refah kaynağı değil bir ulus yaratım sürecinin ve mekanizmasının asli unsurlarındandır. Nehirler ovalara hayat vermesi, bereket getirmesi için yönlendirilir. Köylüye makineli tarım öğretilir, iş makineleri hediye edilir. Topraktan alınan ırgat, işçiye dönüştürülür, sendikada örgütlendirilir. Okullar, hastaneler, başta sinema salonu olmak üzere sosyal tesisler açılarak; spor kulüpleri kurularak civarındaki köy ve kasabaların tüm toplumsal yaşantısı dönüştürülür, moderne taşınır.

Tüm bunlar hangi yolla olur, hangi araçlarla, kimlerle?

Ceyhun Atuf Kansu şairdir ama Turhal Şeker Fabrikası hastanesinin başhekimidir de. Sonra kimyager bir kadın var, Amerika’da eğitim görmüş bir mühendis, bir öğretmen, bir ustabaşı, bir montajcı, bir aşçı, bir temizlikçi ve daha çok bir, bir, bir… Bunların hepsinin şeker fabrikalarına ait kendi hikâyeleri var; alın teri, gözyaşı ve kanla yazdıkları hikayeleri. Hikayecimiz İlhan Tarus’un bize aktardığı…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 256
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 5.2018
₺34,40

Sait Faik’i bulabileceğiniz yerler bellidir: Meserret, Yedigün Gazetesi, Elit Pastanesi... Behçet Necatigil’in özenle sakladığı, Abidin Dino’nun resim sergisi davetiyesindeki adres şöyledir: “Sait Faik, Orman Birahanesi, Beyoğlu...”

Edebiyatçıların bir dönem buluşma yeri olan Kadıköy Vagon Kahve’de Dağlarca’nın masasına dökülenler. Cemal Süreya’nın buradan Hatay Restoran’a geçişine eşlik edenler. Yaşar Kemal’in kitap koklama alışkanlığı ve mavi boncuğu...

Çok genç yaşta atıldığı edebiyat dünyasında edindiği dostlarını dostça anlatıyor Naim Tirali. Kimler yok ki dostları arasında: 40 ve 90’lı yıllar arasında, edebiyatımızın belki de en önemli yarım yüzyılına sığan herkes. Sadece edebiyatçılar değil ressam, aktör, gazeteci portreleri...

Paris’te bulunduğu yıllarda da sanatçılarımızın Avrupa günlerinden yansımaları ve izlenimleri duru bir dille paylaşırken bizleri bir dönemin tanıklığına davet ediyor.

Edebiyatımızın dört büyüğü ile dil, edebiyat ve edebiyatçıların örgütlenmesi üzerine yaptığı söyleşilerle döneme ait tartışmaları ve yankılarını aktarıyor.

Vatan Gazetesi sahibi olduğu yıllarda Ahmet Emin Yalman ve Şevket Süreyya Aydemir arasındaki polemikten, tefrika romanı için kendisine başvuran İlhan Tarus’un mektubuna kadar pek çok belgeye de yer veriyor; Nezihe Meriç, Salim Şengil, Edip Cansever’in mutluluklarına, Salah Birsel’in bin bir yüzüne, Orhan Boran’ın yükselişine ve daha nice olaya dair fısıltılara da.

Öykücülüğümüzün mahir kaleminden damıtılmış geçmiş zaman küllerinin sıcaklığı asla yitip gitmeyecek.

 


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 272
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 4.2018
₺40,00

Tarihten günümüze devletler –ve politik felsefe– daima bir ideal yurttaş tasavvuru peşinde koşmuştur. İster geleneksel olsun isterse modern, tüm iktidarlar makbul nesiller yetiştirme iddia ve projeleriyle geleceğin müstakbel yurttaşlarını kurgulamışlardır. Özellikle modern devletin doğuşuyla bu ideal yurttaş, yasalardan çok eğitimin eseri olarak düşünülmüştür.

Eğitimi bir araç olarak gören toplumsal mühendislik projeleri sadece otoriter ve totaliter ideolojilerin değil her türden politik tasavvurun iktidar olur olmaz sıkı sıkıya sarıldıkları birer araç olurken, politikada hamaset ve rekabet –hatta çoğu kere düşmanlık– bu projeleri keskinleştirmiştir.

Oysa politik rekabet düşmanlık anlamına gelmemelidir çünkü demokrasinin kendisi, birlikte yaşama ihtiyaç ve kaçınılmazlığının kurumsallaşması ve içselleştirilmesinden başka bir şey değil. Demokrasiyi, “hedeflenen bir erek” ya da “iyi niyet gösterisi” klişelerinin çok ötesinde ele almak, birlikte yaşamanın bir zorunluluk olarak kabul edildiğinin ifadesi olarak bellemek kaçınılmazdır.

Birlikte yaşamayı öğrenmek, politik dostluğu inşa edebilecek yegane proje olarak sahiplenilmelidir. Bu öğrenme sürecinde, ideal bir yurttaş ve bununla bağlantılı toplumsal mühendislik projelerinin yetersizliğinin, çaresizliğinin ve gereksizliğinin sergilenmesi ve kabulü politik dostluk için samimi ve sahici bir başlangıç noktası olacaktır.

Eğitimin temel hedefi her türden ayrımcılığı dışlayan yeni bir toplumsal bağ için demokratik bir çoğulluk içinde bir arada yaşamayı öğretmek olmalıdır.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 168
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 4.2014
₺26,40

Benzinden kurşunu arındırmıyorlar! Çünkü benzinin içinde zaten kurşun yoktur. Aksine birileri benzinin için kurşun katarak soluduğumuz havayı, suyumuzu, gıdalarımızı bilinen en korkunç zehirlerden biriyle, bir ağır metalle, çevremizden asla yok olamayacak kurşunla zehirlediler. Birileri salt çevreyi değil geçen yüzyılın başından beri atalarımızı, bizi ve çocuklarımızı zehirlediler. Üstelik benzine kurşun katılması hiç de gerekmediği halde.

Arabanıza “kurşunsuz” benzin alıyorsunuz. Gönlünüz rahat değil mi? Ama aslında benzinden kurşunu arındırmıyorlar. Birilerinin düşünceli davranarak benzinde doğal yollarla oluşan kurşunu sizin için çıkardığını varsaymanız çok normal. Gelgelelim yanılıyorsunuz. Birileri koymadığı sürece benzinde kurşun zaten yoktur. Bu birileri de, bundan yaklaşık doksan yıl önce Amerika’nın önde gelen şirketlerinden başkası değildi; yani General Motors (GM), Du Pont ve (bugün Exxon olarak bilinen) Standard Oil-New Jersey. Bu şirketler bir araya geldiler ve sırf kârlarına kâr katmak maksadıyla bu meşhur zehri, kurşunu, benzinin içine kattılar.
Kattılar ve soluduğumuz havayı, suyumuzu, gıdalarımızı bilinen en korkunç zehirlerden biriyle, bir ağır metalle, çevreden asla yok olmayacak kurşunla zehirlediler. Birileri salt çevreyi değil geçen yüzyılın başından beri atalarımızı, bizi ve çocuklarımızı da zehirlediler.

Oysa otomobillerin çalışabilmesi için benzine kurşun katılmasını gerektirecek en küçük bir neden bulunmuyordu. Tabii benzine kurşun katma patentini alan bu şirketlerin bunu bir zorunluluk olarak pazarlayıp muazzam servetler elde etme planları dışında.
Peki, devlet kurumları ve bilimadamları neden bu faciaya dur demedi? Bu yüzden neden Nazilerle işbirliği yapıldı? Kâr etmenin milliyeti olur mu? Neden üçüncü dünya ülkelerinde ve diğer pek çok yerde kurşunlu benzin hâlâ satılmaktadır?
Endüstri devlerinin arşivlerinden ve ABD’nin devlet arşivlerinden elde edilen belgeler, yeni birçok akademik araştırma ve artık iyice mazide kalmış olan bu döneme ait kayıtların yanı sıra The Nation dergisi ve yazar Jamie Lincoln Kitman tarafından gerçekleştirilen düzinelerce röportaj bize, tarihin kara deliğine doğru sessizce ilerleyen bu kahredici ve alçakça girişilmiş ticari yatırımın, yani kurşunlu benzinin gerçek hikâyesini anlatıyor. Bu hikâyenin şimdi sil baştan anlatılması gerek.
Bu hikâyenin, aktörlerinin, sahnelenen oyunun bilinmesi gerek: Kim bilir belki de böylelikle genetiği değiştirilmiş gıdalardan ilaca, elektronik ürünlerden uzun ömürlü şarj edilebilir pillere kadar, satın aldığımız tüm ürünlerde aynı senaryosunun tekrarlanıp tekrarlanmadığını sorgulayabiliriz.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 152
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 4.2014
₺30,90

Umudum gençleri...

Hayat yorgunları...

Boyun eğmeyen Deniz, sönmeyen Işık...

Kadınların gözdesi, çilingir sofralarının sırrı bir Terzi...

Alemlerin Sultanı yada dalından koparılan bir Kan Portakalı...

263 maden işçisi...

Her gün sokakta rastladığınız insanlar, kaderin cilvesi ya da feleğin tokadıyla değil hayat mücadelesinde bir araya geliyorlar... Zonguldak, Kozlu, 1990...

Hayat acılardan, dertlerden, tasalardan yoğrulmuyor ama "umut son"lara da ulaşılmıyor... kimse kahramanların hayatına yaşamıyor ama herkes kendi hayatının kahramanı....

Kaderini belirleme, hayatına sahip çıkma mücadelesi verenlerin hikayesi: bıraktığın bir ize dair "Sen"in, alevleneceğini bildiğimiz  umuda dair pek çoğumuzun hikayesi değil midir?

Eğer külleri arasında doğacaksa mücadele, o küllerin arasında mutlaka bir köz bırakılmıştır...


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 174
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2014
₺25,60

İktisat uzun süredir günlük ekmeğimiz haline getirildi. Umutlar ekonominin iyiye gitmesi ve iyileşmesine bağlandı.

Büyüme, cari açık, likidite kavramları çoktandır sohbet konularımız arasında. Siyasetçiler bile tüm kötülükleri faiz lobisinin faiz hobisine "endeksledi." Artık ABD Merkez Bankası başkanının adını biliyor ve vereceğiz faiz kararını heyecanla bekliyoruz.

Gazetelerin ekonomi haberleri arttı, sayfaları çoğaldı, köşe yazarları "tavan yaptı." Günlük piyasa bilgileri ekranların üzerine sabitlenen bantlardan akıp duyuor, hatta tam gün ekonomi haberleri yapan televizyon kanallarımız bile var.

İktisadi kavramların pazarlayıcısı koca koca ekonomi profesörleri canlı yayınlarda "show business" yapmakta.

Ekonomik sistemi öve öve bitiremiyorlar ama alınan yanlış kararların uygulamada "krizlere" yol açmasından onlar da yakınıyor: Oysa kendilerinin temsil ettiği evrensel iktisadi akla uyulsa, kapitalizm sonsuza dek aksamadan sürecek!

"Sol"dan iktisatçıların bir kısmı bu "sonsuz gidişat" fikrine inanmasa bile, kendi önerileri ve bu önerilerin getireceği iyileştirmeler sayesinde vatandaşın, çalışanların, işçilerin gözetileceğine böylece "iyi bir kapitalizm" ya da "makul bir kapitalizm" ile idare edebileceğimize dair teorilerini, sahip oldukları köşelerden "güncellemekteler."

İktisatçıların İktisadı'nda gündelik yaşantımız kuşatan iktisadi terimler, bu günlük iktisat vaazları özelinde ele alınıyor. Belli bir iktisadi kavram eşliğinde, o kavramı en iyi temsil ettiği düşünülen konu hakkındaki yazılarından yola çıkılarak, 15 "popüler" iktisatçının gerçeklikle ilişkisi sorgulanıyor. Bu sorgulamayla, aynı zamanda, adeta kapitalizmin "kesitleri" alınıyor ve krizlere karşı "kapitalist çare"lerin imkanları sergileniyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 223
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 7.2014
₺27,20

Gazeteciler anlayamadıkları her şeyi "canavar" etiketi altında sunarlar: Seri katiller, pedofiller, despotik liderler ölümü davet eden canavarlardır. Yönetenler için de kullanışlıdır canavar: Trafiğin sorumlusu bir türlü alt edilemeyen "Canavar"dır! Düşmanlar birer canavara dönüştürülür, uluslar şehitler üzerine yükseltilir. Açıktır ki canavarların ve ölülerin politik güçleri vardır.

Dinin ölüleri sahiplenmesinin, ölümü" ateizm açısından bir turnusol kağıdına" döndüğü söylenegelmiştir. Bu kitap ölüleri politikanın turnusol kağıdı haline getirdiğimizde ne olduğuna bakıyor. Bu amaçla Burke şahsına muhafazakarlık ve de faşizminin ölüleri sahiplenme biçimlerini ele alıyor ve Marx'ın "ölüleri, ölülerin gömmesi için bırak" tığını fakat Benhamin ve Adorno'nun şahsında Marksizmin onun bıraktığı yerden ölüleri "kefaret" ile sahiplendiğini öne çıkarıyor.

Ölülerini tanıyarak olduğu gibi canavarlarını da tanıyarak politik bir gelenek hakkında çok şey öğrenilebilir. Burke'tan başlayaraki Gotik edebiyatın canavar imgesi Dracula ve vampirin muhafazakar ve faşist zihniyetin düşman imalatında nasıl kullanıldığını inceleyen Mark Neocleous; "işçi sınıfının kanını emen" sermaye metaforuyla Marx'ın, bambaşka bir amaç ve yöntemle emeğin ikili niteliğini ve sermayenin emekten bağımsız ele alınamayacağını gösterdiğini vurguluyor.

Marx'ın kültürel okumasına meraklı Zizek'den Derida'ya; "az faşist olmayan" Eliade'den tescilli faşist Heidegger'a pek çok ünlünün görüşleri "canavarların kültürü" ile "ölülerin ekonomi politiği" temelinde yeriliyor.

Ölümü yüceltip duran "Faşistlerin neden mezarları tahrip etmekten hoşlandığı" sorusunun yanıtı kitabın sonunda süprizli bir şekilde beliriveriyor. Kim bilir, belki de "mezar taşlarını okumayı neden önemsememiz" gerektiğinin yanıtına da ulaşabilirsiniz!'


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 189
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2015
₺42,90

Güvencesiz çalışmadan küresel ısınmaya, yeşil alanların rant alanlarına dönüştürülmesinden işçilerin işleri başında kitlesel ölümlerine, sınır ötesi operasyon ve savaşlardan Kahire, Hong Kong, Ferguson, Mexico City, Nantes ayaklanmalarına yaşantımızı, mahallemizi, ülkemizi, gezegenimizi doğrudan etkileyen her konuda “Bir şeyler yapmalı!” feryadı giderek hepimizin ortak tepkisi haline dönüşüyor.

Politik bilincin bir adım ötesi ise çok eskiden dillendirilmiş bir soruda ifade ediliyor: “Ne yapmalı?”
Çok uzun süredir de bu soruya bir “politik program” ile yanıt verilmekte.
Gezi, bir şeyler yapmanın yanıtıyken, Gezi’de olmayan tek şey bir program değil miydi?
Günümüz Programı Dördüncü Enternasyonal'in programı olan ve daha çok Geçiş Programı olarak bilinen metnin Nahuel Moreno tarafından güncellenmesini içeriyor.

Türkçe baskıya yazılan önsöz ve yeni dünya durumu bağlamında değerlendirme ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasından Arap Devrimlerine kadar yaşananların "Geçiş Programı’nın Güncellenmesi”nin ölçütleri ve öngörüleriyle uyum içinde olduğunu ve politik savlarının tarihin sınavından geçtiğini belirlerken, gerillacılıktan Chavezciliğe kadar politik sapmaların eleştirisi eşliğinde "Güncellenme"nin günümüze aktarımını hem gerçekleştiriyor hem de sahipleniyor.

Bugün yapılacak başlangıçlar için bir "günümüz programı" ya da yeni başlayanlar için ne yapılacağının, nasıl edileceğinin rehberi!


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 256
En / Boy : 13,5 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2014
₺31,20

Ailesiyle mutlu bir yaşam sürdüğünü düşünen Belgin, rüyalarla taşınan mesajların uyarıcı içeriğinin farkına varmaz.

Ne var ki herkesin bildiği bir "sır," aniden gerçekliği haline dönüşecek ve yıkılacaktır. Fakat bu arada kimsenin bilmediği gizemlere ulaşmaya, rüyaların mesajlarını çözmeye başlar.

Manisa'da Hafsa Sultan'dan, Mısır'da Piramitlere oradan Trabzon'a uzanan, mesajların peşi sıra yapılan yolculukların eşliğinde mucizevi şifalar gerçekleşir.

Ölen bir ikiz kardeş sırrına vakıf olunan mesajlar sayesinde "dirilecektir." Bir başka akraba üzeri toprakla örtülmüş geçmişten geri çağrılacaktır...

Beliren işaretlerin onu yönlendirmesine izin verirken, bir yandan ruhsal dinginliğe ulaşan diğer yandan yeni yeteneklere kavuşan bir kadının yükselişi.

Aile sırlarından mistik gizemlere, bir şifacının doğuşunun hikâyesi…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 256
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2015
₺28,00

Albinizm bir hastalık değildir. Albinizm bir genetik durum ve farklılıktır. Bu farklılık kendini, en açık şekliyle, göz, ten ve saçta pigment eksikliğiyle gösterir. Kaşları ve kirpikleri dahi beyaz olan insanların diğer insanlardan tek eksiği nesnelere rengini veren (pigment-renklendirici) moleküllere genetik olarak tamamen ya da kısmen sahip olmamalarıdır.

Son derece doğal ama bir o kadar da istisnai olan bu genetik durum, albinizmle ilk kez karşılaşan pek çok aileyi ve yakınlarını, bu konudaki bilgisizliğin neden olduğu, karamsarlığa sürüklemektedir. Bu durumu bizzat yaşayan albinizmli çocuk sahibi aileler ve albinizmli yetişkinlerin girişimi ile kurulan Albinizm Derneği, albinizmli çocuğu ya da yakınları olan aileler için ışık olduğu gibi, yayınlanmasına büyük çaba harcadığı bu kitap ile aynı zamanda az gören çocuklar ve yetişkinler için de rehber olabilecek bir bilgi dağarcığının sunulmasına hizmet etmektedir.

Albinizmin bir diğer önemli dışavurumu da kişinin boyut ve derinlik algısını olumsuz etkileyen ileri derecede görme bozukluğu, göz titremesi ve ışığa karşı duyarlılıktır. Kişinin yaşamı tanımaya başladığı çocukluk dönemi ve ilk yaşlarında özellikle etkili olan bu durum, uygun eğitim ve göz için doğru yardımcı araçların kullanımıyla baş edilemez bir olumsuzluk olmaktan çıkabilmektedir.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 240
En / Boy : 13,5 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2015
₺94,90

Ramazan Güngör’ün mısraları; savunmasız insanın içe kapanışı, çekip gitmek arzusuyla çırpınıp gidemeyen yolcu, gözaltındaki ölü, kanatsız albatrostur...

Can yelekleri korkudan yapılmış, lodos rüzgârıyla çalkalanan bir denize açılmaya hazır, güverteleri yanan bir gemidir...

Sayısız öykünün bağlandığı bir kıyı iskelesi, güçlü bir yaşam felsefesinin demirlediği bir limandır.

Ve sonunda fırtınalı denize yolculuk başlar...

- Gün Zileli

(...) Sonra başları yeni okşanmış birkaç çocuk geçti kahkahalarını döke saça ne dizlerinde ne ruhlarında bir yama bir çizgi kat etti gövdemi baştan başa çocukluğumdan damıtılmış bir kurşun bütün zamanların kanını akıtıp saplandı sabahımın ıssızlığına (...)


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 144
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2015
₺19,20

Bir politik cinayetin anatomisi.

Partinin Merkez Komitesi'nin en güçlülerinden, halkın sevgilisi genç kuşak liderlerden birinin suikast sonucu öldürülmesi asla sıradan adli bir vaka değildir, tüm delililer bu yönde olsa bile.

1 Aralık 1934, Sergey Mironoviç Kirov, Smolni’nin üçüncü katında bulunan çalışma odasına gitmek üzere koridorda yürürken, Leonid Nikolayev adlı biri tarafından ensesinden vurularak öldürülür. Partinin bu gözde isminin öldürülmesi sıradan bir cinayet değildir ve sonraki yıllar devrimi yapan Bolşevik kuşağın tümüyle katline sahne olacaktır.

Sovyetler Birliği’nin 1930’lu yıllarını kasıp kavuran ve çoğu parti üyesi veya yöneticisi olan yüz binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan “Büyük Temizlik,” bu suikastın ardından gelen NKVD (gizli polis) operasyonları ve kitlesel tutuklamalarla başlamıştır.

Tutuklamalar, işkenceler, tehdit ve zorla alınan itiraflar ve idamlar. Ardından ilk itirafları alanların itirafları alınır ve idam edilirler. Sonra onları idama götürenler de idam edilir.

Suikastın, o zamanki NKVD şefi Yagoda’nın emirleriyle, NKVD görevlileri tarafından düzenlendiği, 1937 yılında ortaya çıkmış ve Yagoda başta olmak üzere, suikastın örgütlenmesine karışan NKVD görevlilerinin hepsi idam edilmiştir. Fakat Yagoda’nın bu suikast emrini kimden aldığı, kuvvetli kuşkulara rağmen hiçbir zaman kesin bir şekilde ortaya çıkmamış ve kanıtlanamamıştır.

Akıl yürütmeler, kuşkular ve hatta kanıtlar bir tek kişiyi işaret etmektedir.

"The Great Terror” adlı kapsamlı çalışmanın yazarı olan Robert Conquest, 1934-1938 yıllarının olaylarını, 1950’lerde Kruşçev tarafından Kirov cinayetiyle ilgili başlatılan soruşturmanın sonuçlarını ayrıntılarıyla, son derece tarafsız ve nesnel bir şekilde inceleyerek katilin izini sürüyor.

Bir cinayet romanı gibi de soluk soluğa okunabilecek kitap, Stalin döneminin karanlığına güçlü bir ışık tutuyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 214
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 4.2015
₺38,90

Güvencesiz, endişeli birey özgür olamaz. Oysa liberaller çoğu zaman kişisel özgürlük ile kolektif sosyal güvenliğin birbirine taban tabana zıt olduğunu iddia ederler. Mücadele içindeki emek hareketi açısından ise sosyal güvenlik olmadan özgürlüğün, özgürlük olmadan da sosyal güvenliğin olamayacağı apaçıktır.

Geçtiğimiz yüzyılda, hiçbir şey bireysel özgürlüğe, emek hareketinin kolektif mücadelesi kadar çok katkıda bulunmamıştır. Bir sosyal model olarak refah devleti bu mücadele içinde ve sınıf savaşımından sınıf işbirliğine geçilen koşullarda gelişmiştir.

İşte bu yüzden bugün de sosyal haklardan önce bireysel özgürlükler saldırıya uğramıştır. Terörizmle mücadele bahanesiyle özgürlüklerimiz kısıtlanmakta, fişlenmekte ve kameraların gözetimine hapsedilmekteyiz; bu yolla sosyal haklarımız için direnmemiz ve mücadele etmemiz engellenmektedir.

Refah devletinin simgesi eğitim ve sağlık artık parasız değil. Emeklilik yaşı yükseltilirken maaşlar her fırsatta düşürülüyor. İşsizlik aylığı ve yoksulluk yardımı birer sadakaya dönüştürüldü. Dinlenme ve tatil süreleri düşürülürken çalışma saatleri arttırılıyor. İşin kendisi ve çalışma koşulları insafsızlık derecesinde ağırlaştırılıyor. Piyasalardaki kuralsızlık emek piyasasına taşınırken, işçilerle beraber tüm çalışanların haklarına amansızca saldırılmaktadır. Kapitalistler ve siyasetçiler refah devletinden öç almaktadır.

Sermaye ve neoliberaller refah devletini ayakta tutan en önemli kurumları, sendikaları ve demokrasiyi zayıflatmak için büyük bir savaşım vermektedirler ve tüm savaş alanları içinde en merkezi hale geleni çalışma dünyasıdır. Peki, bu cendereden nasıl çıkılabilir?

Sendikacı ve yazar Asbjørn Wahl çıkış için sendikal harekete, somut mücadele ve ittifak oluşturma örnekleri temelinde, geleceğe ilişkin bir yol haritası önerirken, çözümlemeleriyle iktisat ve siyaset bilimleri öğrencileri de için temel bir kaynak sunmaktadır.

"Bu bilimsel, özenli ama aynı zamanda kolay okunabilen kitap tüm Avrupa ve dünyada yaşanan gelişmelerle ilgilidir. Tüm gücümüzle direnebilmek için bu kitabı okumamız, ondan öğrenmemiz ve örgütlenmemiz gerekiyor."

- Susan George, Ulus-ötesi Enstitü'nün Yönetim Kurulu Başkanı

"Wahl, bize, Batı'da refah devletinin krizine ilişkin çok önemli bir kavrayış sağlıyor. Bunun da ötesinde, gelecek için bir yol haritası sunuyor. Bu kitap hepimizi sosyal demokrat modelin kazanımlarını, onun tuzaklarına düşmekten kaçınarak koruyabilmek için, var olan kalıpların dışına çıkarak düşünmeye zorluyor."

- Walden Bello, Filipinler Üniversitesi'nde Sosyoloji Profesörü


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 288
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 1. Hamur
Basım Tarihi : 9.2015
₺62,90

Sınıf önemlidir, sınıfın yeniden üretimi ise yaşamsal… ama kapitalizm için.

Kimse işçi olmayı ya da orta sınıfta kalmayı istemez. Kimse çocuğuna bunu reva görmez. Daima üst sınıfa geçmektir amaç. İyi bir meslek edinip "rahat bir yaşam" sürmeyi sağlayacak eğitimin bu rüyayı mümkün kılacak, ulaşılabilir en önemli fırsat olduğu düşünülür (bu piyangoda büyük ikramiyenin çıkmasından da önemlidir).

Elinizdeki kitap, küreselleşen şehir (İstanbul) ile değişen kültür ve tüketim ideolojisinin karşılaştırmalı incelenmesi yoluyla, orta sınıfın kendini yeniden üretmek amacıyla çocuklarını sınavlara hazırladıkları maratonun, sınıf mücadelesinin anlatımıdır. Bu aşama çok önemlidir çünkü başarısızlık gelecek kuşağın orta sınıfın alt katmanlarına ya da daha kötüsü işçi sınıfına düşme tehlikesini barındırır.

Sınıfın yeniden üretimi maliyetlidir. Refah devleti bu maliyetin eğitim, sağlık, emeklilik hakkı ve koşulları temelinde devlet tarafından karşılanmasının ifadesiydi. Kapitalistlerin gelir vergileri düşürülürken dolaylı vergilerin (ÖTV, KDV) arttırılması ve bu hizmetlerin özelleştirmelerle sermaye sınıfının eline geçerek paralı hale getirilmesi üretim maliyetini alt sınıfların üzerine yıkmıştır. Eğitim artık "dershane"dir, "özel okul"dur. Çocuklar sınıfın yeniden üretimi artık tüketim ideolojisinin unsurlarına dahil edilmiştir. "Paran kadar sağlık, paran kadar eğitim" paran kadar sınıftır: Sınıflar arasındaki ilişkiler şeyler arasındaki ilişkilere dönüşmüştür.

Tanıklıklara, alan araştırmalarına ve kuramsal çerçeveye dayalı elinizdeki etnografya, devletin ve piyasanın sınıfın biçimlendirilmesindeki rolünün altını çizerken, ailenin de sınıfın yeniden üretimi ve toplumsal bilincin kilit aktörü olarak önemini vurgulamaktadır. Düzen ise “sürdürülebilir” olmak için sınıfların kendini yeniden üretmesine ihtiyaç duymaktadır.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 224
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2.2016
₺54,90

Önce siyasallaşmadan uzak bir “haysiyet ayaklanması” olarak tanımlandı Gezi. Ardından “beyaz yaka”ları saymaya başladılar, köfteciler ve çaycılar kimine göre “prekarya,” kimine göre “orta sınıf”tandı, veganlar dahil. En Marksist olanlar bile Gezi’nin sınıfsal faili olarak sosyolojik bir “orta”lamaya sığındılar: Halk –ve ayaklanması.

Anketler havalarda uçuştu, istatistikler tutuldu: Onlar hem “plazacılar” hem de “çapulcular”dı; mezun oldukları okula, kullandıkları otomobile, cep telefonu şarjlarına göre tasnif edildiler; katmanlara, tabakalara, segmentlere, fraktallara, dilimlere ayrıldılar… Ne var ki işçi sınıfına eser miktarda olsun rastlanılmamıştı.

Gezi’nin sınıf karakteri üzerine sıcağı sıcağına yapılan yorumlarda genelde Max Weber’den Anthony Giddens’a, Pierre Bourdieu’dan Guy Standing’e, Erik Olin Wright’tan Antonio Negri ve Michael Hardt’a pek çok teorisyenin savları temel alındı. Ardından teorileri, Gezi bağlamında, toplumsal sınıfların çözümlenmesi ve sınıfsal aidiyetlerin belirlenmesinde ikinci elden, yerli takipçileri tarafından pek çok makalede işlendi. Tümünün ortak yanı, tıpkı üstatları gibi, Marksist sınıf anlayışının 21. yüzyılın sorunlarını kavramaya yeterli olmadığını, çözümler üretemediğini kanıtlamaktı.

Selim Ergunalp tüm bu neoliberal sınıf teorilerini mercek altına alıyor, savlarını inceliyor, Marksizme yönelttikleri eleştirilerin bazen yanlış çevirilere ama genelde birinci elden kaynaklara başvurulmamasına dayandığını gösteriyor; ardından bakış açıları ve iddialarının temelsizliğini sergiliyor.

Bunu yaparken Levent Göker’den Sarphan Uzunoğlu’na, Ayşe Buğra’dan Can Özatalay’a, Levent Ünsaldı ve Güney Çeğin’den Utku Balaban’a ve daha pek çok yerli yorumcunun tezlerinin neden sınıfa yaklaşamadığını ve sınıfı geçemediğini de izah ediyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 224
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2016
₺20,00

Bir devrimin başına gelecek ilk şey muhalefettir. Öncelikle yıkılan düzenin kalıntıları düşmez yakasından. Tarihin tekerini tersine çevirmeye çalışanlardan kurtulmak için verilen var olma mücadelesi devrimin saflarında gedikler açar, cesaret kırar, zihinleri karartır. Bu atmosfer devrimin aşırı hızlı gittiğinin, hatta durması gerektiğinin en nihayetinde varacağı yere vardığının düşünülmesi için oldukça bereketlidir.

Rusya'da 1917 proleter devrimi üç yıl süren iç savaştan zaferle çıkmıştı ancak harap olmuş ve kaynaklarını neredeyse tüketmişti. Devrimi yapan işçilerin önemli bir kısmı cepheden dönememiş, dönenler de takatsiz kalmıştı. Yardıma gelecek dünya devriminden umudu kesmeye başlayan işçi sınıfı Sovyetlerdeki ağırlığını yitirerek, iktidarı, giderek bürokratikleşen devlet aygıtına kaptırdı.

Devrim artık dev bir memur kitlesinin elindeydi. Gittikçe artan ayrıcalıklarını istikrara kavuşturmaya can atan bu habis kitle, bir yandan, kendisine mal ettiği iktidarı işçi sınıfına karşı ilelebet elinde tutmanın yollarını ararken, beri yandan da yeniden güçlenen burjuvazinin rekabetini kırmaya çalışıyordu.

İşte bu koşullarda bir işçi muhalefeti, bir sol muhalefet öncelikle fabrikalardan ve devrimi yapan partinin bağrından, Bolşeviklerin arasından yükseldi. Devrim'i ve Bolşevizm'i gasp eden bürokrasi ve onun yozlaşmış sözcüleri, bu muhalefeti kendi geçmişlerinden koparmak için yeniden adlandırmakta gecikmeyecekti: Troçkistler...

Anlatılan Rusya'da ve dünyada proleter devrimin sürekliliği için mücadele eden Bolşevizm'in yenilgisinin hikâyesidir. Devrimi yapan kuşağın kurşuna dizilmeden önceki son mücadelesi, komünizmi kapitalistlerin korkulu rüyası olmaktan çıkaran bürokratik düzenin inşası, sınıf savaşımının bir başka yüzü… Sovyetlerde dolaşan hayalet: Troçkistler


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 176
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 9.2015
₺24,90

Bir krallığın övgüsü aynı zamanda bir köleliğin ağıtıdır.

Haiti'nin, Santo Domingo adasının bir insan ömründen uzun olmayan bir dönemine ait olağandışı olayların hikayesi ama aynı zamanda tüm ayrıntıları sıkı sıkıya izlenen bir gerçeklikte, büyülü olanın özgürce akmasına izin vererek, isyanla bilenmiş ve perçinlenmiş bir tarihin edebiyatı...

Saltanatın ancak ölümü anında saltanat olduğunu gösteren bir büyü. Her türden köleliğin ancak kendi kaderine sahip çıkma anında kölelik olduğunu gösteren bir gerçeklik.

Kralların taçlarının yerlerde yuvarlandığı, büyücülerin silaha sarıldığı, apoletlerin şamataya verildiği, kölelerin zehir damıttığı karşılaştırmalı bir tarihsel süreklilik içinde olayların iç burkan acıklı gelişiminin, kişiliklerin düşsel görünümlerinin, mekânların biteviye dönüşümünün Yılan Tanrı Damballah'a yaraşır tarzla, yılankavi bir dille anlatımı.

Marksist bir duygusallık ama aynı zamanda Voodoo büyüsünün gerçekliğine dayanan bir destan.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 192
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2017
₺44,90

Gezinti… Bir gezintiye davet ediliyorsunuz. Aşina olduğunuz bir semte, bir mahalleye… İspanya uzak memleket ama Cordoba, Granada, Sevilla, yani tekmili birden "diyar-ı Endülüs" ise hemen yanı başımız.

Arenaları, flamenkosu; "al-kasr"ları, "Mescit"i, Keltleri, Romalıları; kuleleri, minareleri; Fenikelileri Emevileri; özgün yemekleri, çinili avlularıyla pek çok uygarlığın harmanlandığı bambaşka bir dünyaya yapılan bir yolculuk ya da seyahate göre çok daha samimi– satırlar arası kültürel bir gezinti.

Bu satırlarda yapılar, müzeler ve mekânlarla sınırlı kalmayacaksınız; bir şehri dolaşırken giriverdiğiniz her sokakta bir hikâye sizi beklemektedir ve sokağın öteki ucundan çıktığınızda sizi karşılayan meydan, sizi de içine katıp sürükleyecek bir efsaneye açılacaktır.

Endülüs “zamanın unutulduğu yerdir,” orada hiçbir şey yarına bırakılmaz; Endülüs daima bugünü yaşar ve bu ancak tutkuyla mümkündür:

“Endülüs ve tutku, birbirlerini hem en iyi anlatan hem de en güzel tamamlayan iki sözcüktür. Bu diyarlarda tutku, la passion, Endülüslü olarak kabul edilir. Tutku ile yaşamak Endülüslü olmanın birinci koşulu gibidir; onsuz varoluş düşünülemez. Neoliberal politikaların ideolojik dayatmalarına dayanmaya çalışan dünyanın birkaç 'kurtarılmış köşe'sinden biri olarak, tutkuda inatla ısrar eder Endülüs. Tutku, direnişidir onun.”


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 288
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2015
₺54,90

Neredeyse yüz yıldır diğer tüm şehirlerin yüksekliğine öykündüğü bir şehir New York.

Bunların pek çoğu artık yükseldi; sokakları insansız çehrelere, hemşerilerinin uyumadığı evleri otellere, esnafının anıları hediyelik eşyalara, tüm şehir devasa bir turistik mekana, sıradan bir kent seviyesine düştü.

New York ise giderek anlatılır oldu; sadece galerileri, sergileri, tiyatroları, müzikholleriyle değil barları, lokantaları, şarküterileri, apartmanları, sokakları ve sigara dükkanlarıyla; hatta komşularının ve müşterilerinin arabaları çekilmesin diye park otomatlarına para atan ya da uzaya gömülmek isteyen insanlarıyla kıpır kıpır bir şehir yaşamın sayfalara döküldüğü bir öyküye dönüştü.

New York'un artık şarkıları gibi öyküleri de var ama bir de öykülere tanıklık edenleri. Tanju Akerson da bu tanıklardan biri. Bu kitapla yaşamının bir bölümünden damıttığı insan manzaralarıyla anlatıyor New York'u.

Gökdelenlerin gölgesinde kalan her şeyin siyah beyaz bir fotoğraf karesine döndüğü New York'un rengarenk simalarını, cıvıl cıvıl öykülerini, uzak ama sıcak bir kültürü anlatıyor; hiç tanımadıklarınla dost olabilmenin sihrini gösterirken bir şehirde yalnız kalınamayacağını fısıldıyor.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 160
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2.2016
₺24,80

Yunanistan'da 2012 yılındaki genel seçimlerde önemli bir çıkış yapan Syriza (Radikal Sol Koalisyon), 25 Ocak 2015 tarihinde yapılan genel seçimleri kazanarak sadece Yunanistan'da değil tüm dünyada solun tarihinde az görülen bir başarıya imza attı.

Ne var ki Syriza çok kısa bir süre içinde Troyka olarak adlandırılan Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve İMF’in kemer sıkma politikalarına teslim oldu.

20 Eylül 2015 tarihinde yapılan erken genel seçimde sandıktan yeniden birinci parti olarak çıkan Syriza’nın başını çektiği koalisyon hükümetinin programı belli: Esnek çalışmayı yaygınlaştıracak, iş güvencesinin kalan kırıntılarını ortadan kaldıracak, emeklilik yaşını yükseltecek, tarımda küçük çiftçiye uygulanan vergileri ikiye katlayacak, bir özelleştirme furyası başlatacak, esnafı ezecek...

Peki, çare sol değil miydi? Evet, halen de öyle: Syriza'nın solunda da bir Sol var. Üstelik bu sol koalisyona girmeyen Yunanistan Komünist Partisi'nden (KKE) ibaret değil. Syriza’nın solu KKE’den başka çok çeşitli parti ve grupların yer aldığı, muazzam bir zenginliğe sahip. Son genel seçimde Syriza dışındaki sosyalist partiler toplam yüzde 9,3 oranında oy aldılar. Umudunu Syriza'dan kesmeyenler ve gelecekte Öteki Yunan Solu’nun oynayacağı yaşamsal rolü göremeyenler için bile bunun küçümsenemeyecek bir oy oranı olduğu çok açık. Öyleyse, bugün, Öteki Yunan Solu’nu tanımanın tam zamanıdır.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 112
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2016
₺9,60

İnsanın ezilişine, dünyanın seyrine,
Zamanın akışına, kuşların gidişine
Çığlık çığlığa bir direnişin,
İnsan ıssızlığından çağlayan umudun,
Yitip giden yıllara inat tutkunun dizeleri...

Çaresiz hasretlerden, amansız sürgünlerden
Yaprak yağmurlarıyla sökülüp çekilen bireyin
İnsan olmanın kutsallığını haykıran sesi...

İhanet ve dönekliklere rağmen yitirilmeyen
Yaşama heyecanının yarının şafağında yeniden
Doğacağını muştulayan bir nefes...

Siyahla ak
Alla şafak.
Seninle aynı amaç.
Birlikte kenetleniyoruz yarının kavgalarına.
Tokatlanan onurumuza
Ve amansız baskılara,
Baş eğmemiz
Ve suskunluğumuz,
Yarınlar içindir inan.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 224
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 1.2016
₺19,20

Bu kitapta yazılanlar büyü gibi ama değiller ve zaten büyü olamadıkları için hayal kırıklığına uğrayan birer öykü olarak kalmışlar.

Yazarımız bir "Cadın."

Kazanı kağıt, kepçesi kalem.

Ejderha ya da duvarlardan geçen kahraman klişelerinden azade; kötülükler, şeytani tuzaklar, mistik cinlikler, polisiye tuhaflıklar içermeyen öykülerinin içine upuzun bazen de kısacık seyahatler boyunca, bolca hayal gücü, önemli miktarda yaşama sevinci, olabildiğince umut, sayısız göz kırpması, şaşırtıcı oranda şaşkınlık, umulmadık ölçüde gülücük katıyor.

Bizi bir masalın içine sokacak, bir öyküde dolaşacaksınız ve sonra bir rüyadan uyanacaksınız…
O kapıyı açın…

Çocuklardan büyüklere bir uyarı:
Bu kitapta kötülük ve kötü karakterler yoktur…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 96
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2016
₺24,80

"Başlangıçta Söz vardı; Söz Tanrı ile birlikteydi ve Söz Tanrı idi."

Zaman “şimdi”dir ve şimdi sahip olduğumuz tek şey zamandır.

Çağımızın en kıymetli mantrası “ayakta kalmak”tır.

Bu gezegendeki en yüksek, en etkili enerji, sözdür. Hiçbir şey sözün ötesinde olamaz, olmamıştır ve olmayacaktır. Bu nedenle sözün gücünü bilinçli bir şekilde idrak etmeliyiz. Sözün gücünü idrak ettiğimizde ve sözün ardında durması için tüm zihnimizi harekete geçirdiğimizde tüm dünyayı bizim için yaratabilecek olan sözü yaratırız.

Sözünün eri olamayan kişinin nasıl yaşaması gerektiğini anlaması ve mutluluğu tatması mümkün değildir. Çünkü başlangıçta söz Tanrı’ylaydı ve dünyayı söz yarattı. Söze hürmet ederseniz, bu dünyada hürmetle ağırlanırsınız.

Sözün Gücü insanlık için muazzam değerde bir hediyedir; onun sayesinde ilişkiler kurulur ya da yıkılır, bilgi aktarılır, bilinç değişime uğrar. Konuşurken sözlerinizin sesi ve ritmi bilinç düzeyinizi yansıtır. Aydınlığın sözlerini yüksek sesle yinelediğinizde kendi bilincinizi de aydınlatacaksınız; durmayın, yineleyin o sözleri.

Yogi Bhajan'ın Öğretileri öğretmek ve aydınlatmak için sözün gücünü nasıl kullanacağınızı gösteriyor.

Onun Sevgi, Mutluluk, Tanrı, Zihin ve İlişki üzerine söylediklerini okuduğunuzda evrene bakışınız değişecektir. Söz hakkında söylediklerini okuduğunuzda iç dünyanızdaki dönüşümü hemen hissedeceksiniz.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 176
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 3.2016
₺54,90

Doğal olan özgürlüktür.

Çamların arasında bir görünüp bir kaybolmaktır varoluş. Her yerde var olabilmek için bir yerde kaybolmak.

Kaybolmayı hepimiz gibi doğuştan edinmiş ancak bizim gibi unutmayıp bilince çıkarmış köylü bir kız çocuğu…

Belki de ondan daha özgür olan, gittikleri her yerde başıboşlukları gıpta edilen ve tam da bu yüzden korkulan ÇingeneleÖzgürlük doğaya ait olmaktır. Ve isyandır ayrıca özgürlük.

Doğaya yeniden dönüş yolunda sözde "uygar" kuralların ve yasaların zincirlerini kırdığımız isyan.rle rastlaşır ve onlara meydan okur: Kabul de görür, sevilir.

Fakat özgürlüğünü doyasıya yaşayacağına dair umutlar aniden kır yaşantısıyla birlikte savrulur.

Kırın özgürlüğü, kasaba sıkıntısıyla; köy yaşamı, apartman sıradanlığıyla; geniş çevre, çekirdek aile kurallarıyla yer değiştirildiğinde modernliğin, modern yaşantının ölçütü ne olacaktır?

Tüm yaşamı ve kentli değerleri bir çocuğun büyüme serüveni üzerinden sorgulayacak ve keşfedeceğiz: Özgürlük doğaya ait olmaktır.

Sonra karşınıza Çingeneler çıkacak.

Çamların arasında bir görünüp bir kaybolacaksınız.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 200
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 5.2016
₺20,00

Kanser sadece bir hastalık. Fakat her yıl milyonlarca insan kanser dolayısıyla ölüyor. Bu yüzden ölümcül bir hastalık olarak biliniyor ve çoğu kez ölümle eş tutuluyor.

Oysa bu "gerçek" tam anlamıyla bir yanılsama, hatta "bilimsel" bir yalan. Kanser ölümcül ancak kolayca tedavi edilebiliyor.

Çünkü kanser bir bağışıklık sistemi hastalığı. Tersinden söylersek bağışıklık sistemi güçlü insanlar kansere yakalanmıyor.

Öte yandan yaygın ve baskın olan kanser tedavi yöntemleri, radyoterapi ve kemoterapi bağışıklık sistemini çökertmekte, adeta "devre dışı" bırakmaktadır.

Operatör Doktor İlhami Güneral geleneksel hale gelmiş ve kabullenilmiş bu tedavi yöntemlerini "modası geçmiş" olarak nitelendiriyor; sınanmış ve başarıya ulaşmış bambaşka tedavi yöntemlerini ayrıntılarıyla paylaşarak "Kanserden Korkma" çağrısında bulunuyor ve cesaret aşılıyor.

78 yaşındayken yakalandığı prostat kanserini bu tedaviler sayesinde yenen Güneral, "kanser"in bir sanayi haline geldiğini vurgulayarak, tıp ve ilaç şirketlerinin, bağışıklık sistemini güçlendirmeyi temel alan ucuz ve kolayca ulaşılabilir alternatif tedavi yöntemlerinin önünde bir engel olarak dikildiklerini de gözler önüne seriyor.

Evinizin önündeki ağacın kanseri tedavi eden bir cevhere sahip olduğunu bilseniz kanserden korkar mıydınız?" Klasik kanser tedavisi büyük bir sahtekarlıktır…"

Dr. Linus Pauling

“Hiçbir işe yaramadığını bile bile hastasına kemoterapi uygulayan bir doktor en hafif tabirle bir budala fakat gerçek anlamda bir canidir.”

Dr. Robert Atkins

" Kanserle Savaş masalı bir öbek dışkıdır."

Dr. James Watson


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 166
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2016
₺28,00

Ağır bir yenilgiyle şekillenmiş geçmiş, bugünün peşinden gelir ve yüzleşmedikçe bizi gelecekten yoksun bırakır.

Yeni milenyumun başında bir gencin dünyasına ve onun aşık olduğu kızın gizemli varlığıyla yokluğunun sırrını keşfetmeye yönelik, İstanbul sokaklarında dolaşmaya bir davet Parçalı Bulutlar Ülkesi.

Ancak çıkılacak bu küçük yolculuk tehlikelidir çünkü sıklıkla geçmişe rastlanılacaktır.

Üniversiteye yeni başlamış Burak kendisine ait olmayan ve asla paylaşmadığı bir geçmişin yükünü bilmeden yaşayan bir kuşaktandır.

Onu babasız büyüten Gülçin hayatının sonbaharında bile gençliğini ve düşlerini sorgulamaktadır.

Tuhaf ama heyecanlı bir rastlanın sonucunda hayatına tekrar girecek olan, üniversite yıllarının "hızlısı" Serhat onu daha derin bir sorgulamaya çekecektir çünkü onun da geçmiş ile başı beladadır.

Geçmiş ile bugün arasında kurulan köprü her sorgulamada onları tekrar sokağa çekecektir ve arkalarından da Burak'ı.

Nihayetinde sokaklar meydanlara dökülecek ve Taksim'e varacaklar.

Özgürlük ve aile arasında, sınırlarda yaşayan Yeliz, bu eski tüfeklerin dün ile bugünde, bugün ile dünde yüzleşmelerinin yolunu açarak iki kuşak arasındaki gerilimin ortasında bir esin perisi olacaktır.

Meydan düğümün ilmek ilmek atıldığı yerdir.

Çok ölü vardı ve 77 1 Mayıs'ında herkes yaralanmıştı...


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 376
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 4.2016
₺32,00

Çocukluktan gençliğe adım atan Selim, hayatı tanıma yolculuğunun bu ilk adımında toplumun sınırlarına çarpacaktır. Her şey onun için önceden belirlenmiştir. Büyümenin, birey olmanın toplumsal kalıplarına uymaya çağrılır; ilk olarak ailesi tarafından.

Okul duvarlarının eğitim hapishanesini koruyup kolladığını görecek, cinselliğin toplumsal cenderenin dikenli telleri olduğunu deneyimleyecektir.

Liseden, üniversiteye geçişte sadece üniformalar ve gardiyanlar değişecek, ilk günahı ve teslimiyeti yaşayacaktır sevdiğinin elinden.

Reddedişler bir kaçışa sürükleyecektir onu, kaçışın kurtuluşa açılan kapı olacağını umut ederken kapanan kapılar olacaktır yüzüne…

Üzerine biçileni reddedip kendine ait bir kimlik edinme çabası toplum tarafından derhal aynı şekilde yaftalanacaktır: Serseri!

Peki, kimdir serseri, nedir? Ne yer, ne içer? Nasıl yaşar?
Boş gezen midir yoksa bir gezgin midir yaşamın ince patikalarında?
Macera tutkusu veya esrarengiz olana hayranlık mıdır serserinin imgesi?
Selim kendisine dayatılan anayoldan çıkışı dumanlı bir atmosferin bulandığı caz, estetik, felsefede arayacak, satranç masasında dünyalar bulup savaşacaktır.

Sonunda tüm taşları devireceklerdir yine de.
Ama değişimi ilk keşfedendir Serseri! Ve ilk paylaşan olacaktır…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 178
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2016
₺20,00

Doğu ile Batı'nın, Vikingler ile Kürtlerin, tavla ile satrancın buluşma mekânı Akdeniz.

Tanrılar burada doğdu, uygarlıklar burada serpildi, kültürler burada çağladı.

Alışverişin ülkesiydi, savaşların denizi.

Fatihlerin çölüydü, bilgeliğin vahası.

Hediyeler gidip geldi kıyılarında, sirenler haykırdı enginlerinde.

Bir kıyısında kantele çalardı, diğerinde kanun.

Tanrıça İştar hükmünü sürdü göklerinde ve tüm dillerde yıldız oldu.

İlker Özünlü bu kez Akdeniz'de bir gezintiye çıkarıyor bizi: Uygarlıklara, kültürler arasında sıçrayacağımız, karşılaşmalar ve buluşmalarla dolu, ayrıntıları keşfedeceğimiz patikalar boyunca ilerleyişin deryaya kavuştuğu bir yolculuk…

İstanbul'dan, Konstantinopolis 'ten başlayacak elbette yolumuz, Ayasofya'nın kubbesinden, ta Bizans zamanından…

Sahi Bizans Yunan mıydı, yoksa Osmanlı mı Bizans?


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 141
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 2.2017
₺24,00

Bir parçacık mutluluk için hayalleri değil bir teorisi vardı fizikçi Şafak'ın. Ancak bu teoriyi hayata geçirecek teknoloji bugün için yoktu.

Geleceğe havale edilen çözüm geçmişten gelebilir miydi?

İnşa edilen kozmik makine Şafak'ın sadece düşüncelerini alt üst etmekle kalmayacak, hayatını da sonsuza kadar değiştirecektir. O artık, hiçbir yere ait olmayan bir insandır, hatta kendi evrenine bile.

Yeni teknolojinin sağladığı olanakları kendisi bile tahmin edememişti. Fakat yeni çözümler yeni soruları da beraberinde getirmişti.

Artı kütle sorunsalı evrenin içinde çözülemezdi fakat buna rağmen zamanda yolculuk yapılabilir miydi? Bilimin sınırları evrenin sınırlarına bağımlı kalabilir miydi?
Bir de nötrino'yu sadece atom altı bir parçacık olarak biliyordu…

Sonunda elinde kalan bir parçacık sonsuzluk olacaktı!

Ankara'dan başlayıp Yunan Adalarına, uzaydan buzullara uzanan macera boyunca, Tibetli rahiplerden Amerikalı işadamlarına, Japonya'nın kadim ailelerinden, bilimadamlarına herkesin bir gün gerçekleşeceğinden emin olduğu bir kehanetin peşinde sürüklendiği, gelecekten geri dönen heyecanlı bir bilimkurgu…


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 256
En / Boy : 13 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 6.2016
₺28,00

Tarihsel yanılgılar çoğu kez bir tarihçi aldanmasıdır.

"Haremden kaçan bir Osmanlı Prensesi" şüphesiz oldukça çekici bir gazete manşetidir. Hele de bu kadın "Uluslararası Kadınlar Kongresi"nde bir konuşma yaptıysa, konuşmasının içeriği Almanca basılmış ve çok yakın bir tarihte de Arapçaya çevrilmişse…

Tarihçi artık bu verilerden hareketle yürüyebilir, Osmanlı'da kadın hareketini takibe başlayabilir; konuşmanın içeriğinden Osmanlı feministlerinin düşünsel dünyasının haritasını çıkarabilir.

Oysa tam da bu kalkış noktası her şey alt üst edildiği yerdir. Tarihçi aldanmış, tarihsel yanılgı başlamıştır.

Adil Baktıaya bir feministin değil bir Osmanlı kadınının, Hayriye bin Ayad'ın ve onun Osmanlı Vikingi kocası, diplomat Ali Nuri'nin yaşamlarından önemli bir kesitin izini sürüyor. Ayak izleri II. Abdülhamit dönemi modernleşmesini boylu boyunca kat ediyor ve "Araba Sevdası"nın, Çamlıca Köşklerinin ve sefasının, omnibüslerin, telgraf tellerinin, devlet yatırımlarının, yeni zenginlerin, giderek ağırlığını hissettiren bürokratik aygıtın ve diplomasinin yapılanmasının; toplumsal, ekonomik ve siyasal olanın içinden geçiyor, tam da bu yaşantıların şekillendiği ortamın içinden:

Feminizmin olduğu gibi her türden özgürlüğün vakti geldiği için her türden baskı, zulüm ve entrikanın seviyesi yükseltiliyordu. Hayriye Hanım ile Ali Nuri Bey'in "mücadelesi" özgürlük mücadelesinin ancak bir karikatürü olabilirdi çünkü karşılarına aldıkları istibdat modern devletin bir karikatürüydü, ona göre konumlanmış ve bizzat onun tarafından belirlenmişlerdi.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri :
Sayfa Sayısı : 216
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 9.2016
₺46,90

Tuhaf bir ihtiyar bir tek müdavimine dahi görünmeden bir kahvehaneye girer. Fark edildiğinde de kapalı kapılar ardında kimsenin çıkmasına müsaade edilmez.

Kimseye görünmeyen ihtiyar anlattığı öykülerle herkesi adeta büyüler.

Bir kişi hariç.

Bu, kahvehanenin masaları üzerine savrulan sözcüklerin arasından ihtiyarın kimliğini anbean belirleyecek olandır. Sadece onun değil kendi kimliğini de keşfedecektir adını yitirmek pahasına.

Bizi büyüleyecek olan da bir hikâye anlatıcısıdır. Bu satırları okuyacaksanız efsunlanmanız kaçınılmaz.

Lakin büyüyü çözecek sihri yine de ancak gerçeklikte arayabiliriz.

Bu kitap gerçektir ve bir masal anlatıcısı ihtiyarın sırrına adanmış bir hikâyedir.

Tabii içinden çıkabilirseniz…

 


.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 104
En / Boy : 12 / 19
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 10.2016
₺9,60

Cumhuriyet bir ütopyaydı. Şimdi ise ona ait bir gerçeklikte yaşıyoruz. Sesler işitiyoruz, ahengini o toplum mühendisliğinden almış bir müziğe ait sesler.

Bir medeniyet projesi olarak görülen Cumhuriyet'te “Klasik Batı müziği" nasıl “milli" tınısını bulacaktı? Bu soruda "bulunması gerekliliğine" dair bir kabul vardı ve ulus inşa etmeye kalkan ve bunun için de öncelikle ulusal olanı yaratmak zorunluluğuyla baş başa kalan Cumhuriyet'in kurucu kadrolarınca en ileri, medeni ve modern olarak bellenen "Klasik Müzik"te milli damarın bulunması ve yansıtılması esaslı bir görevdi.

Bugün işte bu illüzyonu yaşıyoruz.

Halk türkülerini armonik ya da çoksesli kılıp Klasik müzik orkestralarında çalmaktan ibaret bir Klasik müzik serüveninin içindeyiz.

Bu kitaptaki yazarların tümünün bir derdi var! Türkiye’de klasik müzik ve müzik alanında bir şeylerin yanlış yapılandığı, işlerin doğru yürümediği, hala yapılması gereken onlarca şey olduğunu söylüyorlar. Her şeyin yolunda gittiğini düşünen akademisyen ve müziksever amatörlerle aralarındaki farkın altını çiziyorlar: Serap görmüyoruz ama sahnelenen illüzyonun da tanıklarıyız.

Jön Türk modernleşmesinden Cumhuriyet politikalarına bir anlayışın, Halkevleri'nden konservatuvarlara kurumların, marşlardan operetlere eserlerin ele alındığı eleştirel bir toplam.

Cumhuriyet bir illüzyondu, belki göremiyoruz ama işitebiliyoruz.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 295
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 10.2016
₺55,20

Artık klasik müzikte de "star"lar var, tıpkı popüler müzikte, caz ve rock'ta olduğu gibi. Bir kültürel değişim yaşanıyor ve bu değişimle özellikle kadınların ve eşcinsellerin cinselliği öne çıkarılıyor.

Darbukalı Bach'ın, Cazcı Bach'ın yanına cinselliği çağrıştıracak bir sıfatla, Çıtır Bach ekleniyor. Yeteneğin yanına güzelliği, çekiciliği hatta şuh olmayı gerektiren bir dönüşüm bu.
Asansörde Mozart, akvaryumda Chopin, şömine alevleri eşliğinde Vivaldi dinleyebiliyoruz; kahvaltılık Debussy, akşam yemekleri için Strauss seçkileri; peki, ya erotik Lizst ya da porno Beethoven?

Bu kitapta müzikte cinselliğin yerini sorgulayıp değişen müzik kültüründe cinselliğin kullanılmasının gerekli olup olmadığı yadırganmaksızın ele alınırken dikkatimiz futbol karşılaşmaları öncesi statlarda arya söyleyen müzisyenlere, eşcinselliğini keşfettiğimiz ailemizin bestecilerine, müzikte eşcinsel duyarlığa ve eşcinsel müzikolojinin müzikte cinselliğe bakışına yönlendiriliyor.

Rock müzikte erkek egemenliğin, erkeksiliğin değil erkekliğin baskınlığı konuşulurken burada karşımıza çok sert bir soru çıkarılıyor: Rock erkek müziği midir? Bir o kadar sert bir yanıta hazır olmak gerek.

Kitabın son bölümünde dansın cinsellik çağrışımı ve içeriği önümüze çıkıyor. Dansı öğrenme-öğretme ve uygulama sürecinde davranışların içerdiği cinsel şifrelere odaklanıyoruz.

Müzikte kimi önemli konuların tartışıldığı kışkırtıcı bir inceleme…

Müziğin çok kolay açıklanabilir bir şey olmadığı kesin; seslendirilir ve tanımlanır. Yapıtın yazılış nedeni ve içerdiği gizli anlam boyutunda yapılan bu tanımlama kimi zaman bestecinin belirttiği program çerçevesinde yapılır, kimi zaman da kendi hissettiklerimizle. Öznellik ve nesnellik burada ortaya çıkar.

Bu kitapta öznel ve nesnel tavırların daha da öne çıkacağı müzikte cinsellik ve toplumsal cinsiyeti ele almamız okuyucuyu bir kez daha şaşırtabilir.


Basım Dili : Türkçe
Basım Yeri : İstanbul
Sayfa Sayısı : 128
En / Boy : 13,5 / 19,5
Kağıt Cinsi : 2. Hamur
Basım Tarihi : 11.2016
₺34,90
1 2 >
Çerez Kullanımı